• BIST 97.894
  • Altın 145,758
  • Dolar 3,5755
  • Euro 3,9991
  • Rize 19 °C
  • İstanbul 24 °C
  • Ankara 19 °C
  • Trabzon 18 °C
  • Samsun 20 °C

ADAM KUMARBAZ; AMA GÖNÜLSÜZ DEĞİL

D. Ali TAŞÇI

 

           

“Adam kumarbaz, eline geçirdiği parayı, çoluğum var, çocuğum var demiyor, kumara yatırıyor.”

            “ Şerefsizin teki! Biraz insaflı olsa, perişan halde bulunan çocuklarını düşünür, ailesinin şerefini on paralık etmezdi.”

            “ Geçen gece, evlerinin önünden geçerken, üstü başı perişan bir şekilde gördüm onu. Ağzından burnundan kan geliyordu. Kumarda ödeyemeyince parayı, yedi yumruğu uğursuz!”

            Bu ve buna benzer sözlerle anılıyordu “Kumarbaz Hüsnü.”

            Kumarbazdı. Bulduğu parayı kumara yatırırdı. Bir iş güç de tutmaz, hanımının tarlada çalışıp kazandığını kumarda kaybederdi. Bu tutumuyla da aşağılık bir konuma düşmüştü.

            Köylünün her zaman dilindeydi. Bir çocuk yaramazlık yapsa, “Hüsnü!” diye çağrılır, bir büyüğün ayağı kaysa, “Hüsnü’ye eş oldu” denilirdi.

            Fakat Hüsnü bildiğini bilir, kimsenin sözüne aldırış etmez ve sabah akşam kumarhanelerde zar atmaya devam ederdi.

            Yemeğe bile çıkmaz, bir elinde çeyrek ekmek, diğerinde kumar kâğıtları büyük bir heyecanla masa başında zaman doldururdu. Onun için söylenenler, yüzüne karşı yapılmış nasihatlerin hiçbirini dinlemez, bıyık altından güler ve yine işine devam ederdi.

            Hanımı, onu bu iptiladan kurtarmak için her çareye başvurmuştu. Oyun oynarken kahveyi basmış, ağzına geleni söylemiş; güya onu rezil rüsva etmek istemiş, ama nafile; Hüsnü, sanki hiçbir şey olmamış gibi sesini çıkarmamış, hanımı gittikten sonra oyununa devam etmiş.

            Araya hatırı sayılır kişiler de girmiş, ona tehditler savurmuşlar, ama boşuna, Hüsnü sanki kaya kesilmiş de yerinden hiç kıpırdamamış.

            Yaşlı annesi hocalara, falcılara gitmiş, belki bir büyüsü var korkusuyla bir sürü şeyler yapmış, yaptırmış, ama Hüsnü yine aynı, yaptığından hiç geri kalmamış.

            Köyün ileri gelenleri, kumarın bir iptila olduğunu, eroin gibi bir alıştın mıydı artık onu bırakmanın mümkün olamayacağını, hanımına ve yaşlı annesine söylemişler. Onlar da bir umutsuzluğun girdabında kıvranıp durmuşlar.

            Kumarbaz Hüsnü için başvurulan çarelerin hiçbiri sonuç vermemiş. Hatta bir gün, yine bütün varını yoğunu kaybederek perişan bir şekilde eve geldiğinde, kayın biraderi evdeymiş. Onunla yapmış oldukları tartışma sonucu, kalçasına bıçak da yemiş, ama Hüsnü daha çok kendini kumara vermiş.

            Hele daha sonraları artık kahveler de ona yeterli gelmemiş ve il dışına çıkarak başka kumarbazlarla buluştuğu rivayetleri köyde yayılmış. Hatta bir ara hanımını kumara koyduğu söylentileri yayılınca, onu daha önce bıçaklayan kayın biraderi, bu sefer Hüsnü’yü öldürme kastıyla yolunu kesmiş, fakat o gece Hüsnü eve gelmemiş ve ölümden dönmüş.

            Kumarbazlık zor iş. Bir bulaştı mı artık arkasından sürükler sizi. Hüsnü de bu sürüklenenlerin kim bilir kaçıncısı.

            Yine köyde Hüsnü’nün konuşulduğu bir gün. Yaz tatili dolayısıyla, Hüsnü’nün halasının oğlu da köye gelmiş ve konuşulanları dinlemiş. Hüsnü kırk yaşlarında, halasının oğlu ise kırk beş civarında. Halaoğlu konuşulanları can kulağıyla dinlemiş, dinlemiş. Kendisi de az çok Hüsnü’nün maceralarını uzaktan da olsa duymuş, ama bu sefer farklı; bir de yerinde olaya tanıklık etmiş.

            Halaoğlu, ertesi sabah, ezanla birlikte kalkarak köyün camiine gitmiş. Sabah namazını camide kılmak istemiş. Fakat iki kişiden başka cemaat görememiş. Üç yüz haneli köyde bu cemaatsizlik onu üzmüş. İmamla konuşmuş, o da kanıksamış bir halde olan bitene razı görünmüş.

            Halaoğlu camide sabah namazından sonra ellerini açmış Allah’a ve Hüsnü için dua etmiş: “ Ya Rabbi! Sen alemlerin Rabbisin. Her şeye gücün yeter. Kalplerde olup bitenleri yalnız sen bilirsin. Kalpleri evirip çeviren de sensin. Ne olur Allah’ım; Hüsnü kulunu bu iptiladan kurtar! Rabbim! Ben onun çocukluğunu bilirim, çok cömert birisi idi. Düşkünlere, fakirlere yardım ederdi; şimdi bir belaya tutuldu; onu o beladan kurtar!”

            Halaoğlu, namazdan sonra eve uğramadan kasaba yolunu tuttu. Kuşluk vaktine doğru, Hüsnü’nün kumar oynadığı kahveye, kimseye görünmeden usulca yaklaştı. Kahvehane ikinci katta idi. Merdivenleri ağır ağır tırmandı. Dudaklarında dua, gözünde merhamet ışıklarıyla kahvenin içine adeta suyun sessizliğine bürünerek aktı. Karşı masada dört kişi solgun renklerler ve mahmur gözlerle oyun oynuyorlardı. Bunlardan biri de Hüsnü’ydü. Hüsnü, Halaoğlunu karşısında görünce bir anda şaşırdı. Demek ki İstanbul’dan memlekete gelmişti. Fakat yine de pek aldırış etmeden oyununa devam etti. Ne var ki göz ucuyla da Halaoğlunu izliyordu.

            Halaoğlu, Hüsnü’ye iyice yaklaştı. Hüsnü, olayın ciddi olduğunu fark etmiş gibiydi. Elindeki kâğıtları masaya koydu. Halaoğlu, Hüsnü’ye daha da yaklaştı ve onun kulağına eğilerek:

            “ Hüsnü, sana Allah’ın kulu olduğunu hatırlatmaya geldim!”

            Dedi ve hızla kahveden dışarı çıktı.

            En başta Hüsnü olmak üzere, yanındaki arkadaşları da olup bitene bir anlam verememişler ve çok şaşırmışlardı.

            Hüsnü, ani bir refleksle masadan kalktı ve kahveyi terk etti.

            Hüsnü kayıplara karıştı. Tam beş gün ondan haber alınamadı. Ailesi ondan endişelenmeye başladı. Evet, arada bir evi terk ederdi, ama birilerine bir haber verirdi. Bu sefer öyle olmadı, güpe gündüz kayıplara karıştı.

            Halaoğlu da durumun farkındaydı ve olanı hayra yoruyordu. Beş gün üzerine Halaoğlu’nun cep telefonu çaldı. Arayan Hüsnü’ydü. Halaoğlu şaşırmadı, sadece Hüsnü’ye nerede olduğunu sordu. Hüsnü de zaten Halaoğlu’nun yanına gelmesini istiyordu. Köy mezrasındaydı.

            Halaoğlu, kimseye haber vermeden Hüsnü’nün yanına gitti. Hüsnü:

            “ Ağabi, beni perişan ettin!”

            “ Hayırdır Hüsnü”

            “ Ağabi, bugüne kadar beni anlayan bir sen çıktın. Sözün, ta can evime işledi. Beni eleştirmeden canıma okudun. Bana bütün bir hayatımın özetini sundun orda. Kaçtım buraya ve günlerce düşündüm! Ben Allah’ın kulu değil miydim? Bana bunu şimdiye kadar hiç kimse hatırlatmadı. Üzerime gelenler, kendi kirliliklerini bende temizleme gayreti içinde idiler. Adeta bana ilahlığa kalkışıyorlardı. Ben de kumara devam ederek onların ilahlığına hayır diyordum. Ağabi, sen bana kulluğumu hatırlattın. Buna kim hayır diyebilir?”

            “ Hüsnü kardeşim, ben sana seni hatırlattım. Kim kendinden gafil olabilir ki? Nefsini bilen, Rabbini bilir.”

            “ Ağabi, bana hayat bağışladın!”

            “ Hayır, Hüsnü. Bağışlayan da alan da Allah’tır. Fakat bunu insanların eli ile yapıyor. Bundan sonra sana uzanan ellere ve dillere dikkat et!”

            

            D. Ali TAŞÇI (dalitasci@hotmail.com) Twitter:@DAliTasci

            

  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
ÜYE İŞLEMLERİ
Tüm Hakları Saklıdır © 2000 Pazar 53 | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 532 474 76 40