• BIST 109.330
  • Altın 155,771
  • Dolar 3,8638
  • Euro 4,5501
  • Rize 13 °C
  • İstanbul 8 °C
  • Ankara 9 °C
  • Trabzon 22 °C
  • Samsun 19 °C

AGİT KOMUTAN

Osman KAYA

Öğretmenlik, bir aşk mesleğidir.

Öyle ya, vecd derecesinde bir sevgiye sahip değilseniz, nasıl kaldırabilirsiniz, insan denen bu eşref-i mahlûkatın tüm yükünü?

Öğretmenlik, kuşatmaktır, insanı tümden, dert dert, sorun sorun yüklenmektir onu.

Öğretmen aslında insanın evrenidir. Ne ilginç bir diyalektik var burada, bir bakarsınız, koca evren koca evren öğretmen olup çıkmış karşımıza, bir bakarsınız bir öğretmen koca evren olmuş dikilip karşınıza sırlarını anlatır yaşamın.

Yaşam da anılarla sunar öğretmene kendini.

Öğretmen olmak bir bakıma anı bankası olmaktır çoğu kez.

16 yıllık meslek yaşamımın sayılamayacak kadar çok anı bıraktığını söyleyebilirim.

Ama bazı anıların izdüşümü diğerlerinden farklıdır kuşkusuz.

İşte bende derin izler bırakan ve ‘Agit Komutan’ adını verdiğim anım da bu nitelikte bir özellik taşımakta.

Yıllar önce, görev yerim Siirt’in Pervari ilçesi çıkınca, çoğu insanın adını bile duymadığı bu kasaba, hem ücra bir yer oluşu, hem de bölücü terörün eylem odaklarından biri durumunda olmasından ötürü, beni ve ailemi belli ölçülerde endişelendirdi.

Ama meslek yaşamımın ilk gününden bu yana prensibim olan, “Bayrağımın dalgalandığı her yer, benim için kutsaldır” ilkesi her türlü endişenin üstesinden gelmemi sağlayan güçlü bir dopingdi. Bölgeye ayak bastığım anda, ayrı bir gezegene inmiş astronot duygusu veren bu coğrafyanın insanlarına alışmam uzun sürmedi.

Kısa bir süre sonra insanlarla kaynaştık. Kâh çiğ köfte partilerinde sıra gecesi yapıp kalın sesimizle türkümüzü söyledik, kâh Botan çayında, alıp oltamızı balık tuttuk. Ne yediğimiz ışkın adlı otun ekşimsi tadı, ne de otlu peynirin tuzu damağımızdan silindi.

Sorunlarımız çoktu. Ama bir görevimiz, bir misyonumuz vardı ve o misyona dayalı vizyon geliştirmek zorundaydım.

Bu düşünce ile hareket ederek en önemli görevimizin bu ülkenin bölünmez bütünlüğünü savunma temelinde halkımızı aydınlatmak olduğunun bilinci ile öğretmen evinin kamelyasında bira içmek yerine, çay ocaklarına gidip halkla içiçelik içinde bu ülke halkının kardeşliğini, bölünmez bütünlüğünü savunmayı tercih ettim.

Birçok işi bir arada yapıyordum. Bir yandan çalıştığım lisede müdür yardımcısı, bir yanda öğretmen evinde vekaleten müdürlük, öte yanda kendi branş derslerim, oldukça yorucu bir performans içindeydim. Sokakları çamur içindeki Pervari’nin, dağınık saçlı, yüzleri çamurdan kararmış çocukların ışıltılı gözleri ile beslenen gülücükleri alıyordu tüm yorgunluğumu.

Daha sonra Alay Komutanlığının radyosunda çeşitli programlar yapmaya başladık.

“Türk –Kürt kardeştir, ayıranlar kalleştir” içerikli programlarımız, bizleri dağlardaki inlerinde dinleyen çakal sürüsünün çarkına çomak sokuyordu.

Bir gün öğretmen evindeki odamın kapısı altına bir zarf bırakıldı. Zarfı açtığımda şu yazı çarptı gözlerime: “Yaptıkların, görülüyor öğretmen, yaptıkların karşılıksız kalmayacak.”

Soğuk bir ürperti kapladı bedenimi. Diyarı gurbette kör bir kurşunla sonlanabilecek ömür hikâyemizin hayali bütün sevdiklerimi geçirdi gözlerimin önünden.

Sonra karar verdim.

Hayır! Teslim olmayacaktım, bu hainlere.

Bu hızla sabahı zor ettim. Bunca işimin arasında bir yük daha verdi, bu hainlerin mektubu.

Hemen müdürüme bir teklif götürdüm. “Müdür Bey, neden okulumuzda bir dershane açmıyoruz?”

Öyle ya Pervari – Siirt, yaklaşık 100 km. Kim gidip gelecek? Bu işin karı var, yağmuru var çamuru var. Zaten ortam karışık. En iyisi öğrencilere böyle bir hizmet sunmak.

Müdür Bey kabul etti. Okulun bir boş sınıfını dershane yaptık. Öğretmen arkadaşlarla son sınıf öğrencilerini üniversiteye hazırlamaya başladık.

Çatlak sesler de çıkmaya başladı bazılarından. Bu bazıları ki karanlıktan beslenen yarasalar misali toplumun cahilliğinden besleniyorlardı. Hesapta milli refleksler gösteriyorlardı ya bunların yaptığını, dostunun yüzüne konan sineği kaya parçasıyla öldürmeye çalışan ayı yapmazdı.

Bu güruh şöyle diyordu: “Bırak yahu Osman Hoca, bunları okutup x partisine avukat mı yapacaksın?”

Bu güruh böyle diye dursun hemen çakal sürüsü ikinci bir zarf gönderir bana: “Hoca adımlarını denk at . Çok zıplıyorsun. Yaptıklarının karşılığını mutlaka alacaksın.”

Tüm bu olup bitenler gelip geçerken, öğretmen evinde bir gece kapım çalındı (İmkanlarımız elvermediği için resepsiyon memurumuz yoktu. Öğretmenevi derme çatma bir yapı idi ve bunlardan dolayı dışarıdan birinin girmesi oldukça kolaydı.)

Ben tedirginlikle seslendim, kapıyı çalanlara: “Kim o ?”

“Benim Hocam, Yiğit Aydınarığ. Sizinle biraz görüşebilir miyim?”

Üzerimi giyinip dışarı çıktım. Karşımda Yiğit’in yanında Osman ve Şemsettin adlı iki öğrencim daha vardı.

Sordum: “Hayırdır gençler bu saatte?”

“Hocam, biz bir evin alt katını ders çalışma odası haline getirdik. Birkaç arkadaş üniversiteye hazırlanıyoruz. Bize ders verir misiniz?”

Bu teklif beni hayatımda en çok sevindiren anlardan birini yaşamama neden oldu. Nasıl giyindim, nasıl çıktım öğretmen evinden, nasıl diz boyu karları yara yara ahırdan bozma sınıfa gittim bilmiyorum.

Çocuklar basit masalar yapmışlar, tebeşire benzeyen taşlarla siyaha boyadıkları tahtayı kara tahta olarak kullanıyor ve çalışıyorlardı.

Bir petrol lambası da ışık kaynaklarıydı. Zamanla odaya biraz çeki düzen verip çalışmamızı sürdürdük. Hem kendi branşımdan hem de bilgi sahibi olduğum diğer branşlardan yardım ediyordum öğrencilerime.

Bir sabah bayrak töreninden önce bir sürprizle karşıladı okulun duvarları beni. En ağza alınmaz küfürlerle dolu şekiller ve bunların altında benim adım.

Ve o klişeleşmiş sözün okulun duvarında yazıya dönüşmüş hali. “Öğretmen, yaptıklarının karşılığını mutlaka alacaksın”

O gün Yiğitler’in sınıfındaki öğrencilerin ağzını bıçak açmıyordu. Hele Yiğit, yumruklarını sıkmış, yüzü kıpkırmızı kesilmiş, kenetlenmiş dişlerle yere bakıyordu.

Biraz moral vermek için yöresel adıyla seslendim ona: “Lo Agitim, Lo kurban, Van Gölünde yüzen gemini Van Gölü Canavarı mı yuttu, ne bu hal?”

Agit bir volkan gibi patlayarak hıçkırıklara boğulmuş bir sesle gürledi: “Hocam, bunu size nasıl yaparlar? Alçaklaaaaar!”

Agitime moral verinceye kadar canım çıktı ya, ben de ağlıyordum. Ama ağlamam farklı sebepten. Benim ağlamamın sebebi vefa timsali öğrencinin kadirşinas duruşundandı.

Dönem sonu tayin isteyip İstanbul a döndüm.

İstanbul ki koca bir derya, o dalgalandı durdu, ben ise bir oradan bir oraya, fındıkkabuğu misali yaşamın keşmekeşinde savrulup durdum.

Aradan yıllar geçti.Agit’ten , Otto’dan, Şemo’dan haberim olmadı, uzun süre. Kim bilir neredeydiler? Ne yapıyorlardı kim bilir?

Bir gün derslerim bitince okuldan çıkıp aheste aheste yaya olarak evime doğru yol alıyorum. Kafamda yaşamın getirdiği bin bir türlü dert, keder, kaygı, umut harmanlanmış; kafesin içinde ki kırk tilki misali koşuşup duruyorlar.

Arkamda bir minibüsün sesini duyunca geçmesi için yolun kenarına çekildim. Minibüs hep belli bir hızla beni takip ediyor. Geriye dönüp bakınca bir jandarma minibüsü olduğunu gördüm. Allah Allah, minibüs bir türlü beni geçmiyor, hep belli bir mesafede takip edip duruyor. Sonra araçtan gelen siren sesi ile birlikte şu sesi duyuyorum: “Öğretmen, Osman Öğretmen sen çok şey yaptın. Yaptıklarının karşılığını muhakkak göreceksin.”

Aman Allahım, bu ses, bu sözler, jandarma arabası. Başım fıldır fıldır dönmeye başlamıştı. Olan bitene anlam vermeye çalışıyor, ama bir anlam veremiyordum.

Durdum. Jandarma minibüsü yanıma gelip durdu. İçinden haki bereli, esmer, çakı gibi bir astsubay ve iki sivil giyimli kişi çıktı. Birinin elinde bir demet çiçek, diğerinin elinde Atatürk’ün Nutuk’unun kaliteli ciltlenmiş kitabı. Astsubayın elinde ise içinde Atatürk ve Türk Bayrağı resimleriyle birlikte benim naçizane resmimin bulunduğu bir tablo altında, “Size Minnettarız öğretmenim” yazısı.

Başım daha hızlı dönmeye başladı, bayılma hissi içinde astsubayın hıçkırıklarla karışık şu sözlerini duydum: “Osman öğretmenim, yaptıklarının karşılığını muhakkak alacaksın.”

Yüce Rabbim!

Bu ses,

Evet bu ses Agit’in sesiydi, Agitimin sesiydi.

Yere çömelip çocuklar gibi ağlamaya başlayınca çevre esnafından beni tanıyanlar, tanımayanlar kuşattılar çevremizi. Ayağa kalkıp, Agit ile uzun süre kucaklaştım.

Meğer Agitim liseden sonra astsubay olmuş, benim görev yaptığım kasabanın karakoluna tayin olmuş. Diğer iki sivil şahıs da benim can öğrencilerim Otto ve Şemo. Bana sürpriz olsun diye bu mizanseni hazırlamışlar. Neden sonra “hocam, bize yok mu?” sözüyle Agit’ten ayrılıp Otto ve Şemo ile kucaklaştım. Otto (yani Osman) sınıf öğretmeni, Şemo ise veteriner olmuştu.

Ne kadar sürdü bu muhabbet, ne yaptık, ne konuştuk, nasıl ayrıldık bilmiyorum.

Hiçbir şeyi hatırlamıyorum. Bu olaydan sonra ilk hatırladığım şey eve gidip yaptığım şu dua oldu:

Yüce Rabbim!

Sana hamdolsun ki böyle şerefli bir meslekle bu aciz kulunu şereflendirdin. Yine sana şükürler olsun ki vatanımda Agit gibi yiğitler var. Rabbim, sonsuz kudretinle bu milleti yücelt, yükselt ve Agit gibi kadirşinas gençleri de aramızdan eksik etme.

ÂMİN!

  • Yorumlar 6
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Yazarın Diğer Yazıları
    ÜYE İŞLEMLERİ
    Tüm Hakları Saklıdır © 2000 Pazar 53 | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 532 474 76 40