• BIST 82.363
  • Altın 146,538
  • Dolar 3,7764
  • Euro 4,0385
  • Rize 8 °C
  • İstanbul 8 °C
  • Ankara 0 °C
  • Trabzon 11 °C
  • Samsun 7 °C

ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCEDE HUKUK VE ADALET-1

Osman KAYA


'' Adalet mülkün temelidir '' demiş büyük dahi...Ama kapitalizm adaleti mülkün köpeği durumuna getirmiş... Her konuda olduğu gibi bu konuda da en güzel doktrini Mustafa Kemal de bulmaktayız...
Kuşkusuz ki çağdaş toplumlar adaleti hukuk ile gerçekleştirirler. Mustafa Kemal in yapmış olduğu devrimler tam anlamıyla adalet olgusunu gerçekleştirmeye yöneliktir. Halk egemenliğine dayalı demokratik hukuk devletini, kişi egemenliğine ve keyfiyete dayanan devlet yönetimlerinden ayıran ve ona üstün kılan en önemli özelliği, yasalar karşısında herkesi eşit kabul etmesi ve kimseye ayrıcalık tanımamasıdır. Demokratik hukuk devleti sadece insanlara yasalar önünde eşitlik tanımaz aynı zamanda insan yeteneklerinin gelişiminin önündeki engelleri de kaldırarak toplumsal gelişimin önünü açar. Dünyanın en gelişmiş ülkelerinin demokratik geri kalmışlarının ise antidemokratik yönetimlere sahip olması bu gerçeğin göstergesidir.
Türk halkının düşünce, yaşam ve ekonomik olarak hiç de hak etmediği hâlde çağdaş dünyanın gerisinde kalmasının en temel nedeni geçmişte keyfî yönetimle idare edilmiş olmasıdır. O nedenle Atatürk, insanın eşitliğini, saygınlığını ve gelişmesini esas alan bir adalet sisteminin temellerini atmıştır. Herkesin hukuka saygı göstermesi gerektiğini, kendisi dâhil hiç kimsenin yasaların üzerinde işlem görme ayrıcalığına sahip olmadığını defalarca dile getirmiş ve yaşamı boyunca bu hususun takipçisi olmuştur. Aşağıdaki anekdot, onun bu anlayışını doğrulayan güzel bir örnektir:
Atatürk bir Balıkesir seyahatinde, kendisine Millî Mücadele’de yakın hizmetler etmiş bir şahsın başvurusuyla karşılaştı. Adam bir olayda haksız olarak mahkûm olduğunu söyleyerek şikâyetçi oldu.
Atatürk:
“Haklısın, meseleyi ben de biliyorum.” dedikten sonra refakatinde bulunan genç bir adliye müfettişini çağırdı. Konuyu anlattı ve kararın düzeltilmesini istedi. Müfettiş hikâyeyi dinledikten sonra:
“Efendimiz” dedi. “Karar bütün adlî makamlardan geçtikten sonra verilmiş. Hükmün infazından başka yapılacak yasal yol yoktur.” demiş.
Atatürk:
“Ama ben inanıyorum ki bu uygulama haksızdır. Çünkü ben işin gerçeğini biliyorum.” der.
Genç adliye müfettişi ısrar eder: “Efendimizin bu beyanı kanun karşısında bir değişiklik yapamaz. Adalet bakanının da bir şey yapmasına imkân yoktur.” der.
Ortada soğuk bir hava eser.
Atatürk gayet sakin sorar: “Peki bir adlî hata olursa?”
Müfettiş:
“Yeni bir delil ile mahkemenin tekrarı istenebilir.” der.
Atatürk mağdur zata döner:
“Beni şahit göster. Onda yeni deliller var diye iddia et. Ben mahkemeye gelir şahitlik ederim.” der.
Kaynak: Hüseyin Yıldırım, Atatürk’ü Anlamak, Ankara, 1998, Sayfa: 54
Mustafa Kemal dönemine yönelik olarak yapılan eleştirilerden biri onun getirdiği hukuk sisteminin senteze dayalı , yani değişik hukuk sistemlerinin karışımı olduğu hususundadır. medeni hukuk, ceza muhakemeleri hukuku, ceza hukuku, idari hukuk vs , Almanya, İtalya, İsviçre gibi ülkelerden alınmıştır evet, ama bu ( o dönem için) eleştirilecek bir husus değil , aksine takdir edilecek bir husustur. Çünkü Mustafa Kemal o gün için son derece eksik bir mahiyet taşıyan hukuk kurumunu bilimsel bir çerçevede tamamlamak istiyordu.Bu amaçla hem üniversitelerin hukuk fakültelerini öğretim kadrosu ve müfredat yönünden güçlendirdi, Hemde o dönem için zorunluluk olan hukuk transferini gerçekleştirdi...Ve bu hukuk sistemi sayesinde bu toprakların insanı, kul olmaktan kurtuldu, yurttaş seviyesine terfi etti...
Kadın şeytanın temsilcisi ve şehvet objesi olmaktan çıktı ve bir birey, bir insan haline geldi...
Zaman süreci içinde Atatürkçülükten adım adım uzaklaşıldıkça Atatürkçü hukuk sisteminden de uzaklaşıldı.. Bırakın Atatürkçü hukuk sistemini tüm pozitif hukuk sistemleri reddedildi ve yerine tam anlamıyla ne idüğü belirsiz bir yapı kondu...
Mustafa Kemalin hukukta temel bir done olarak koyduğu kuvvetler ayrılığı zaman zaman teoride zaman zaman pratiklte ayaklar altına alındı.. Hukukçular farklı zamanlarda sermayedarların ve siyasetçilerin, zaman zaman militer güçlerin baskısı altında kaldılar.. Bu çelişki ve çarpıklığın çözümü ise hiç olmaması gereken noktada , dinsel hukukta  aranmaktadır.. Oysa dinsel hukuk karanlıktır.. dinsel hukuk kulun kula kul olduğu anlayıştır ve dinsel hukuk asla ve kata dinsel değildir…
Dinsel hukuk neden dinsel değildir? Çünkü dinsel hukuka zemin teşkil eden kutsal metinler statiktir ve kendi zamanının baskın izlerini taşır..Oysa yaşam dinamiktir ve bu dinamızm yakalanmadığında hemen icma devreye girer.. İcma da da aşırı gelenekçilik kaçınılmazdır.Ve yaşamsal sorunlara çözüm bulmaktan uzaktır. Bu çerçevede gündeme kıyası  Fukaha gelmektedir.. Fukaha , din bilginlerinden meydana gelen bir oligarşidir. Ve kaçınılmaz olarak antidemokratik ve keyfidir.Malum olduğu üzere din üzerinden geçinenler çok ileri derecede erk- kuvvet, güç – sevdalısıdırlar ve asla makamlarını başkalarına bırakmak istemezler.. Çünkü ağırlıklı olarak bunlar emeksiz geçindiklerinden ve din devletlerinde çok büyük toplumsal prestije sahip olduklarından dolayı bu konumlarını kimseye kaptırmak istemezler asla…İşte bu yüzden dinsel hukukla yönetim zorunlu olarak kula kul olmayı getirecektir.
Pozitif hukuk kula kul olmaktan kurtuluşa ilk adımdır ama asla yeterli değildir.. İçini alabildiğine sosyal donelerle doldurmak temel koşuldur.İşte Mustafa kemal Atatürkün anlayışında adaletin temelleri sosyal ögelerle alabildiğine dolu olan hukuk sistemiyle atılır….
Mustafa Kemal Atatürk ün anlayışında en önemli adım çok hukukluluğu ortadan kaldırıp hukukta standardizasyonu sağlanarak atıldı.. Ortak bir coğrafyada insanların kanun önünde eşit olması ancak ortak bir hukuk sistemiyle mümkün olabilirdi ve Mustafa Kemal Atatürk yapmış olduğu devrimlerle bunu getirdi…Neler yaptı Mustafa kemal ? Önce Atatürkçü düşüncede Hukuğun temel paradigması nedir ona bir bakalım… Mustafa Kemalin anlayışındaki hukuk ve adaletin temel paradigmasını aydınlanma mücadelesinde can veren yiğit gazeteci Uğur Mumcu şöyle dile getirir:
 “Bir kişiye karşı yapılan haksızlık, bütün topluma karşı işlenmiş bir suçtur. Bu bilinci paylaşmak ve bu sorumluluğu yerleştirmek zorundayız. Uygarca paylaşılan sorumluluk bilinci, özgürlüğün de demokrasinin de tek güvencesidir. Bu güvence sağlanmadıkça, demokrasinin temeline tek bir taş bile konmuş olamaz. Unutmayalım ki cesur bir kez, korkak bin kez ölür. Önemli olan, insanın böyle bir toplumda mezar taşı gibi suskunluk simgesi olmamasıdır.”
Atatürkün Hukuk anlayışının temel parametrelerini ise şöyle sıralamamız mümkündür:
A-    HUKUKUN DOGMALARA DAYANMAMASI
B-    MİLLİ EGEMENLİK
C-    LAİKLİK
D-    ÖZGÜRLÜK İLKESİ
E-    EŞİTLİK
F-    GÜVENLİK İLKESİ
G-    HUKUK DEVLETİ
H-    MİLLİ BÜTÜNLÜK
İ-    İNSAN HAKLARI
J-    TAM BAĞIMSIZLIK
K-    BİLİMSEL TEMEL
L-    GÜÇLER AYRILIĞI 
M-    İŞLEVSELLİK  VE HIZ
Mustafa Kemal Atatürkün yaptığı hukuksal devrimlerin başlıcalarını hatırlayalım:
1- Şeriye Mahkemelerinin Kaldırılması ve Yeni Mahkemeler Teşkilatının Kurulması Kanunu (8 Nisan 1924)
2- Türk Medeni ve Borçlar Kanunu (17 Şubat 1926)
3- Ceza Kanunu (1926)
4- Hukuk Muhakemeleri Usulü Kanunu (1927)
5- Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu (1929)
6- İcra ve İflas Kanunu (1923)
7- Kara ve Deniz Ticareti Kanunu (1926, 1929)
, Türk devrimi bir aydınlanma ve bir uygarlaşma hareketidir. Aydınlanmanın en temel ögelerinden biri de hukuk devleti olabilmektir.Bu süreçte Mustafa Kemal, hukuk sisteminde kökten değişikliklere giderek uygarlaşma yolunda ilk adımı atmıştır.Bu adımla beraber uygarlığın gerektirdiği kültürel değişim   adım adım gerçekleşmiş ama ne yazık ki defalarca sekteye uğratılarak tamamlanmamıştır. Atatürk devriminin özünde laiklik ilkesi bulunmaktadır. Dolayısıyla, Türk hukuk düzeninin kaynağı din olamaz. Kaynak teriminden hukuka vücut veren iradeyi anlarsak, Türk hukukunun kaynağı Türk ulusunun vicdanıdır. Gerçekten, hukuk, temel çizgilerinde sanat, ifade biçimleri ve töreler gibi halkın ruhunun bir ürünüdür. Böyle olunca, dinin Türk hukuk düzeninde bir kaynaklık değerinin olmaması gerekmektedir, çünkü din ulusun iradesiyle yarattığı bir ürün değildir. Öte yandan, din örf ve adet olarak da hukukun kaynağı olamaz. Din, örf ve adet değildir. Örf ve adet kurallarının kimi zaman din kurallarından esinlenmesi bu gerçeği değiştirmez, çünkü örf ve adet toplumsal iradenin bir ürünüdür. Oysa din kurallarının temel niteliği ise, ilâhî bir kaynaktan doğmuş olmaları, dolayısıyla toplumsal bir düzenlemeye ihtiyaç duymamalarıdır. Atatürk, bir kültür öğesi olarak hukukun değişmesini Türk devriminin temel koşulu olarak görmüştür. Ona göre, bu değişiklik sırasında bir başka hukukun benimsenmesi, eğer ilerici ve akılcı ise, son derece doğaldır, zira Atatürk uluslararası kültür alışverişini kaçınılmaz olarak görmektedir. Atatürk'ün şu sözlerinde de ifade ettiği gibi:
            "Ülkeler çeşitlidir, fakat uygarlık birdir."
Bu kültür alışverişi ve başka ülke hukuklarının benimsenmesiyle güdülen amaç, çağdaş hukuk zihniyetine ulaşabilmektir.Bu zihniyetin temel prensibi, "milli egemenlik" ilkesidir ve bu ilke zaruri olarak "dogmaların etkisiz kılınması"nı gerektirir. Hukukta dogmaların etkisiz kılınmasını sağlayacak araç ise "laiklik" ilkesidir.İşte Türk ulusunun bu ilkelere sıkı sıkıya bağlanması Atatürk'ün gösterdiği hedefe ulaşmanın temel şartıdır. 
(devam edecek)

  • Yorumlar 1
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Yazarın Diğer Yazıları
    ÜYE İŞLEMLERİ
    Tüm Hakları Saklıdır © 2000 Pazar 53 | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 532 474 76 40