• BIST 83.059
  • Altın 146,576
  • Dolar 3,7547
  • Euro 4,0354
  • Rize 4 °C
  • İstanbul 6 °C
  • Ankara -7 °C
  • Trabzon 7 °C
  • Samsun -1 °C

Bir ulusun haykırışı...

Bilge FIRAT
Dönmeyi hiç düşünmediler…
Ölüme koştukları bozkırlarda dönmeyi hiç ama hiç düşünmediler…
Her adımda daha da yakınlaştılar ölüme… Her adımda daha da yakınlaştılar kara sessizliğe… Karanlığın sustuğu vakitlerde onlar “Allah Allah” nidalarıyla boğdular kara sessizliği… “Allah Allah” nidalarıyla aydınlık oldular karanlık gecelere, karanlığın sustuğu anda bir tek onların imanları, zafere inanmış yürekleri konuştu… Her birinin yüreğinde ayrı bir hasret, ayrı bir vatan sevgisi, ayrı bir iman yüceliği vardı…ONLAR KARANLIĞIN SUSTUĞU YERDE KONUŞMAYI BİLDİLER.
Öldürmek için yaşamıyor, cana kıymak için savaşmıyorlardı. Ölümüne gitmişlerdi o bozkırlara, vatan için canlarını siper etmeye, vatan için kanlarını akıtmaya koşmuşlardı cephelere,hepsi ayrı ayrı susamıştı şahadete. Öldürmek için değil, ÖLMEK İÇİN göğüs geriyorlardı teknolojinin en can alıcı silahlarına. Ne düşmana sıkacak mermileri vardı, ne ayaklarında postalları. Bir dilim ekmek dahi bulamadıkları günleri çoktu. Susuzluktan çatlayan dudakları, vücutlarının teriyle yanıp kavrulmaktaydı çoğu zaman…
Akşamın karanlığında abdest alıp, kana kana suyunu içtikleri, mataralarına serin sularını doldurdukları ırmağın, sabah uyandıklarında kardaşlarının kanlarıyla kızıla boyandığını görmeleri…Oysaki karanlıkta, kardaşlarının kanlarıyla kızıla boyanan ırmaktan abdest aldıklarını bilselerdi. HİÇ KANARLAR MIYDI IRMAĞIN SERİN SULARINA; KARANLIĞIN YANILTICILIĞINA. Hiç kardaşlarının kanlarıyla kızıla boyanan ırmaktan abdest alırlar mıydı?
Ayaklarındaki nasırların acılarına aldırmadan saatlerce yürüdüler kızgın güneş altında… Ayaklarında ne bir bot, ne bir ayakkabı, ne bir çarık vardı… Dikenli yollarda, keskin taşların bıçak misali ayaklarını kestiği patikalarda yürüdüler… Yürüdüler… Yürüdüler…Hiç birisi sitem etmedi. Hiç birisi neden bennnn demedi. Hepsi şahadete ayrı ayrı susamıştı. Dönmeyi hiç ama hiç düşünmediler… Ayaklarındaki çaputlara aldırmadan saatlerce yürüdüler. Yorgunluktan bitap düştü kimisi. Ama durup dinlenmek nedir bilmeden ilerlediler, durmadılar, yılmadılar, susamışlıklarını unuttular, açlıklarını unuttular, bir ulus için, bir vatan, bir bayrak için durup dinlenmeden ilerlediler…
Karşılarında kendilerinden kat kat üstün teknolojiye sahip, emperyalizmin kanıyla büyümüş, ne için savaştığını bilmeyen bir sömürgeciler yığını. Kendilerinden onlarca, yüzlerce, binlerce, onbinlerce, yüzbinlerce fazla olan bu emperyalizmin kölelerine köle olmadılar, vatanlarını, namuslarını kanlarının, nefeslerinin son anına kadar savundular.Kaç gün aç susuz kaldılar. Kaç gün kızgın güneş altında, nasırlı ayaklarının acılarını duya duya, saatlerce çıplak ayak yürüdüler…
Bir üniformaları bile yoktu…Köylü kadınların çadır beziyle dikip, otlarla kaynatıp yeşile boyadıkları üniformaları giyiyorlardı… Üzerlerinde delinmemiş bir yer kalmamış, yamaları sayılamayacak kadar çok. Gecenin ayazından, gündüzün sıcağından korumayan üniformalar. Hiç birisi “neden benn” demedi. Dönüp arkalarına bile bakmadılar. Gözleri hep ilerdeydi.
Birileri ayaklarındaki nasırların iyileşmesi için türlü eziyetlere katlanırken, günlerce uyumadan aç susuz savaşırken, ellerindeki silahlara mermi bulamazken, dişleri ile elleri ile düşmana karşı vatanlarını, namuslarını, dinlerini korurken, vücutlarının yarısını kaybedip sakat kalırken, bedenleri bir çocuk bedeninden dahi zayıf düşerken…
Oysaki birileri… Oysaki namus nedir, ar nedir, vatan nedir diye bilmeyen birileri. Ellerinde şarap kadehleri bir yanlarında hanımları, bir yanlarında bilmem kimin torunu, İstanbul köşklerinde düşman şarkıları içinde zevk ve sefa ederken. ANADOLU YİĞİTLERİ “Neden bennn” bile demediler. Hiç birisi “Ana ben geri geldim, bu vatanı korumak benim neyime” demedi. Geri dönenleri anaları kabul etmedi “Gittt oğulll, neden geri geldin. Ölmeden gelme oğulll, küçük kardaşın Hasanı da askere gönderdim oğulll, sen niye geldinnnn…”
Sen niye geldin!!!
Onlar ölmek için savaştılar. Onlara inanmayan sözde aydınların kararmış beyinlerine, kararmış yüreklerine ışık olmak için savaştılar, vatanın her karış toprağını emperyalistlerden savundukları kadar, bu ülkeyi peşkeş çekmeye müsait, kararmış zihniyetten de korudular…
Çanakkale’de geçilemeyen bir taş parçası, bir iki toprak yığını mıydı? Yoksa, Yoksa Çanakkale’de geçilemeyen oradaki atalarımızın, dedelerimizin iman dolu yürekleri miydi? Dedenin, babanın, oğlun, ananın, bacının sırt sırta savaştığı bir savaştı. Dağlar gibi omuz omuza veren bir milletin, dağlar gibi kurşunlara göğüs geren ninelerin, dedelerin nesliyiz. Günlerce yemek yiyemediler. Günlerce su içemediler. Günlerce analarından, bacılarından, yarlarından haber alamadılar. Günlerce ölüme koştular. Kimisi hemen yanın başında babasını yitirdi, kimisi kardaşını. Ama hiç birisi içinde yanan iman ateşini yitirmedi…
ONLAR KARANLIĞIN SUSTUĞU VAKİTLERDE, SESSİZLİĞİN ÇIĞLIĞI, BİR ULUSUN HAYKIRIŞI OLDULAR…
Teknolojinin en can alıcı silahlarını yenen nasırlı ellere sahipti onların her biri. Sadece elleri nasırlıydı. Yürekleri nasır bağlamış emperyalizmin kölelerine boyun eğmedi, o nasırlı eller, o yüce bedenler…
“Silahımız yoksa gomandanım ellerimiz, dişlerimiz var” diyebilecek kadar vatan aşkıyla yanıp kavrulmuş ANADOLU YİĞİDİYDİ onların her biri…
Dönmeyi hiç ama hiç düşünmediler…
Kaç gün geçti, kaç hafta geçti kaç ay geçti böyle… Aç susuz… Yorgun, bitap, uykusuz…
Hiç biri gün saymadı. Bu kaçıncı gün demedi hiç birisi. Ayağını kaybeden öyle bir imana sahipti ki “Bırakın beni diğer ayağımda kurban olsun bu vatana” diyebildi…
Ne silahları vardı, ne ekmekleri. Buldukları bir lokma ekmeği bile yanı başlarındaki dostlarına ikram ettiler. İşte bizler böyle bir milletin torunlarıyız. Masal gibi geliyor birçok anlatılanlar değil mi? Bizler hiç yokluk nedir bilmedik ki. Oysa onlar… Birçoğunun ayağında çorap yoktu, birçoğunun sırtında üniforması yoktu. Ne karınları toktu, ne üzerleri pekti. Fakat İMANLARI, YÜREKLERİ EŞSİZDİ…
Kaç saat aç kalabilirsiniz? Kaç saat su içmeden durabilirsiniz? Oysa onlar günlerce haftalarca aç ve susuz savaştılar. Düşman askerleri ateşi kesince, başlarını sert taşlara dayayıp uykuya dalıyorlardı, anca o zaman nefes alabiliyorlardı. Düşman askerlerinin sayısı fazla olduğu için onlar nöbetleşe çatışırken, bizim dedelerimiz hiç durmak bilmeden savaşıyorlardı. Gözlerini kırpabilecek vakitleri bile yoktu. Karanlığın sustuğu anlarda onların “Allah Allah” nidaları inletiyordu Çanakkale’yi. Onların canları pahasına korudukları bu vatanı, bu değerleri şimdi bizler kendi ellerimizle mi vereceğiz emperyalizmin bu karanlık avuçlarına!!!
Hayırrrrr… Hayırrrrr… Bu halimizi görselerdi inanın bizlerden iğrenirlerdi. Bizler bu hale gelelim diye mi öldü küçük bedenler. Öyle bir zaman geldi ki kilosu 45’i bulan her erkek askere alındı. Hadi şimdi 45 kilo olan çocuklarınızı gönderin askere. Hangi ana yapar şimdi bunları. Hangi ana tek erkek evladını dahi ondan aylarca haber alamayacağını bile bile “Oğul bu vatan için ölmeden gelme” diyerek uğurlar cepheye. Analar evlatlarını bile bile ölüme uğurladı. Dedeler, babalar, evlatlar bile bile yürüdüler ölüme.
Ve hiç biri dönmeyi bile düşünmedi. Geriye dönüp bir kere dahi bakmadılar. Çünkü onları hanımları, anaları, bacılar, yarları “Bu vatan için ölesin” diye uğurladılar. Çünkü onların içindeki imanları kurşunlara siper olacak kadar büyüktü. Çünkü onların yürekleri bir evreni saracak kadar temiz, saf ve engindi.
Çünkü onlar… Çünkü onlar KARANLIĞIN İÇİNDEKİ BİR ULUSUN HAYKIRIŞIYDI…
** Çanakkale’de, yeryüzünün dahi şeklini değiştiren top atışları altında “İlle de vatan” diyen tüm aziz şehitlerimizin anısına.
  • Yorumlar 3
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Yazarın Diğer Yazıları
    ÜYE İŞLEMLERİ
    Tüm Hakları Saklıdır © 2000 Pazar 53 | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 532 474 76 40