• BIST 108.594
  • Altın 144,278
  • Dolar 3,4942
  • Euro 4,1102
  • Rize 27 °C
  • İstanbul 21 °C
  • Ankara 22 °C
  • Trabzon 26 °C
  • Samsun 26 °C

BOBOLA

H. Basri CANCA

 

Bizim memlekette yerel dilimizle böceğe ‘bobola’[1] derler. Yöremizde çok çeşitli bobolalar vardır. Hepsi de yaradılış özelliklerine uygun şekilleriyle doğadaki atıkları ve boyutsal özelliklerine uygunluklarıyla birbirlerini yiyerek doğayı temizler biçimde besin zincirine eklidirler.

Özelliklerinin çeşitliliği ve boyutsal farklılıklarından dolayı bunların çoğunu göremiyoruz. Fiziksel olarak göremediklerimizi, doğal görevlerine bakarak birbirlerinden ayırmaya çalışıyoruz.

Bazen,  olguları doğru ifade edecek kavramları bulamadığımızda onların doğal işlevlerine benzetmeler yaparak meramımızı[2] anlatırız. Bazen de dile getirilemez ligi, doğanın çeşitli varlıklarının ‘doğallıklarına’ benzeterek anlatma yolunu seçeriz.

Doğadaki canlıların hemen hepsinin boyutlarının küçüldükçe görünmezlik özelliklerinin arttığını biliyoruz. Türlerinin özelliklerine göre, renkleri ve işlevsellikleri değişenler de var. Görünmezliğin inceliğiyle karakterize olanlar da var. Aynı ‘görünmez inceliğe’ sakladıkları bir başka karakter olan renksizliğin de eklenmesiyle daha da görünmez olabiliyorlar. Bu karakterleriyle deriden bile nüfuz edip organlara geçebiliyorlar.

Hele ‘Msixili’[3]denen çok ince yılanımsı bobolalar var ki; bunlar bağırsak kurtçuklarının karakteriyle donanımlı, derin nüfuz etme özelliklerine sahiptir ve bedeni besleyen enzimleri diğer organlara gitmeden emerek organların ihtiyaçlarının yolunu keserler.

Bunları doğru tanımlayabildiğimizde mücadele edebileceğimiz çeşitli ilaçları bulabiliriz.

Ancak, ‘görünmez, şeffaf, her kılığa girebilen ve çok çeşitli karakterleriyle şeffaf virüsü’ tanıyabilmemiz imkânsız gibidir.

Bu virüsün niteliğinden ve işlevselliğinden yola çıkarak sos yo-politik açıdan bir durumu izah etmeye gayret edelim.

Romalı düşünür; Marcus Tullius Cicero’nun ‘politik yapıya nüfuz eden esas düşmana’ işaret ettiği şu sözlerine dikkat edelim:

 “ Bir ulus kendi içindeki aptal ya da muhteris olanlarla baş edebilir; fakat içerisindeki hainlerle yaşayabilmesi olanaksızdır. Sınırları zorlayan düşman,  silahlarını açıkta taşıdığı için daha az tehlikelidir; fakat bir hain, hain gibi görünmez, kurbanları ile aynı aksanda konuşur, onların çehresine bürünerek onların argümanlarını kullanarak ulusun politik yapısına nüfuz eder, bütün kapılardan serbestçe geçer, politik yapıya her türlü hastalık bulaştırarak ulusun yaşam gücünü elinden alır.”

İçinde bulunduğumuz zamansal dönem, “GEN –ETİK” dâhil, her türlü kökten değişimin kolayca gerçekleştirilebildiği bir dönemdir. Bu dönemde bir araç olarak teknolojinin ‘ilerlemesini, hızlanmasını, yükselmesini’ görüyoruz; yaşam ama buna ters orantılı olarak ahlaki yönden bir gerileme, yavaşlama, alçalma söz konusu; ahlakın aşağıda, geride bırakıldığı ‘çıkar odaklı organize olmak’ da…

Çıkar odaklı organizasyonlarda yer alanların kendilerine farklı kademelerde organize edilmiş ısmarlama asaletlerin ve imkân merkezlerinin verilmiş olması, belli bir gücün belirli kişilerde/odaklarda toplanmasını getirir.

Güneşinin engellenmesiyle göksel teması kesilen bir mineralin olumsuz yöndeki dönüşümünü, genleri değişen bir bitki türünün özelliklerinin değişmesini, grup ruhunun değiştirilmesiyle hayvanların doğalarına uygun olmayarak evcilleştirilmesini ve inancı değişen insanların -etik ’sel[4]- durumlarını ve davranışlarını gözlemlediğimiz gibi; sosyal, siyasal ve ekonomik yapıyı değiştirebilecek güce erişen sistemli organizasyonların yapılarını gözlemleyelim ve düşünelim…

Zaman çarkının büyük döngülerini düşünelim. Büyük döngülerin devirlerini, büyük devirlerin daha büyük kalpa’[5]larıyla nelerin değiştiğini ve değişimlerin getirdiği bilinç durumlarını düşünelim. Değişen bilinç durumlarıyla farklılık gösteren algıları, algıların kendi seviyeleriyle tepkilerini düşünelim.

Ve tüm değişimlerle birlikte karakterlerin ve eylemlerin değişimini düşünelim ki, doğru bilinen yanlışlarımızı ve yanlış üzerine kurduğumuz hayatımızın frekansını kendimiz değiştirebilelim.

Hep birlikte değişimleri düşündüğümüzde minerallerde, bitkilerde ve hayvanlarda bir değişim oluyorsa, insanlarda değişmeyen bir şeyin olmayacağını düşünebilir miyiz?

Doğal değişimlerden söz edip de, doğallığı taklit eden EGOİST[6] birinin bencil ve doğal olmayan karakteriyle, ‘değişimin yönünü değiştiremeyeceğini’ hatta ‘değişimin yönünü tayin etmeye kalkışamayacağını’ iddia edebilir miyiz?

İnsanların inanç ve algıları üzerine çeşitli senaryoların sahneye konulduğu, değerlerin saldırıya uğradığı, erdemlerin ve kavramsal dilin değiştiği yerde olumsuz yönde değişmeyen bir şeyin olabileceğini söyleyebilir miyiz?

Maddeye her türlü şekillerin verilebildiği, bitkilerin genlerinin değiştirildiği, hayvanların hormonla büyütüldüğü, dinin çeşitli adlar altında arzu ve isteklerin çıkarı yönünde organize edildiği bir zamanda değiştirilemeyecek bir şey olabilir mi?

Bütün değerler ve imkânlar bencilliğe bağlı biçimde organize edildi ise, organizasyona dâhil olanlar kendi işaret ve dillerini geliştirdiler ise, sistemin içine dâhil olmadan dili ve dilsiz işareti anlamamızın imkânı bulunabilir mi?

Sistemdeki iç iletişimin sembollerini[7] ve davranışların dilini bilmeden herhangi bir şey doğru biçimde anlamlandırılabilir mi?

Binlerce senaryoların çekim yapıldığı bölgenin insanlarıyız. Yüzlerce yönetmenle, binlerce kurgunun çekiminde rol verilen yerli figüranlar çok fazlasıyla var. Ama kendi karakterini sahneleyebilen bir senaristimiz, yönetmenimiz ve aktörümüz bile yoktur.

Bölgemizde, insan kanı ve canından beslenen güçlü örgütler var. Her biri ‘İslam adına kurulmuş, İslam’a hizmet edeceğini söylüyor’ ama hiç biri Müslümanlardan başka kimseyi öldürmüyor, Müslümanlardan başkasına zarar vermiyor.

Bencilliğin elleriyle genetiği değiştirilmiş ürünler gibi insanlar da var, bencilce planlanan organizasyonlar da. Bunlarla mücadelede yüksek bir seviyeye çıkılsa da, mücadele tam olarak istenilen seviyede değil,

Onun için bir organa sızar gibi milletlerin ve sistemlerin içine sızan bu karakterlerle mücadele etmek kolay değildir diyoruz.

Bobola öyle bir ‘tecrübeye’ bürünüyor ki, inceldikçe inceliyor, renkten renge giriyor ve en sonunda şeffaflaşıp renksizleştikçe tanımak, tanımlamak ve bilmek imkânsızlaşıyor.

Bugün ülkemiz dâhil ülkemizi yakından ilgilendiren çok ülke ve milletlerin içine sızmış UR haline gelmiş şeffaf virüs var ve nasıl çalıştığını anlatabilmek, onun sistemini anlayabilmekten zordur.

Hele bütün değerler ve algılama biçimlerinin kıyafetlerini ele geçirmiş, istediği kılığa girme yeteneğine sahipse bu, daha da zorlaşır.

Çünkü bu virüs adından da anlaşılacağı üzere, renksiz bir virüstür. Renksizliğinin ve şeffaflığının özellikleriyle görünmez karaktere sahiptir.

Görünmez özellikleriyle bir organa kolayca girdiğinde aynı görünmezlik karakteriyle organın sistemine kendini monte ederek sistemin tamamını ele geçiriyor.

Her türlü kılığa girebildiği ve çeşitli organların da karakterlerini taklit edebildiği için, -bu nitelik- sistemin merkezindekilerin farkındalıklarını aşıyor, -bu nitelikle, şeffaf virüsün tüm eylemleri meşrulaşabiliyor; sistemin merkezindeki de meşrulaştırıcı gücün kendisi olabiliyor.

İşleyen sisteme kendini monte ettiği için aynı yöne yönelip, aynı ritme uyarak organın kendi işlevini yapmasına engel olmadan kendine hizmet ettiriyor. Bu durumda meşru organ virüse hizmet ettiğinin farkında olamıyor. Virüs sistemin tamamını kendine çalıştırdığı için her şeyi kendinde biriktirerek, diğer organlara gitmesi gereken enzimleri kendinde topluyor.

Sistem tarafından ele geçirildiğinin farkında olmayan meşru organlar işlevine devam ettikçe virüs gücüne güç katmış oluyor. Zamanla her şeyi kendinde biriktirmenin bencilliğiyle şişiyor ve şişmenin sınırını aştığında patlıyor.

Patlama neticesiyle bedenin diğer organlarına sıçrayan parçalar aynı karakterini diğer organlara taşıyor. Zamanla bu karakteriyle hem kendinin, hem de tüm bedenin yok olmasına neden oluyor.

Böyle bir virüsün bir bedeni ele geçirmesi gibi, bir ülkenin değerlerinin kılığına girerek ülkenin sistemlerinin ve organlarının ele geçirilmesini, işleyiş biçimini göz önüne alalım ve düşünelim.

Biri, “bir ‘Bobola’dır’ tutturdun. Bütün bunlar ile insanların üzerine oynanan oyunların ne ilgisi var?” diyebilir, ama desin.

Bütün bu oyunlarla bobola’nın renksizliğini  ve görünmezliğini yan yana getirirse;  hangi can alıcı organlara nasıl işlediğine, bunun  sosyal, siyasal, ekonomik olan her tür organizasyonlardaki durumuna bakarsa ve  bunu doğru olduğunu iddia ettiği yanlışlarla yan yana getirebilirse, bu konuda daha açıkça bir şeyler söylememe gerek kalmaz.

İster birey için devlet, isterse devlet için birey diyelim;  kim hangi açıdan bakarsa baksın. Her iki bakış açısıyla; var olmanın etkin bireyleri olmayı savunanlar da, etkin bir devletin güçlü bireylerini savunanlar da olabilir. Fakat kim ne derse desin, duyarlı bir vatandaş isek hepimizin acil bir ayırt etme erdemine ihtiyacımız var.

 


[1]Bobola : böcek

[2]Meram :anlatılmak istenen istek ve amaç dert.

[3]Mzxili:bağırsak kurdu

[4] Etik sel ; Bilinç durumuna bağlı ortaya koyulan ahlaki ifade.

[5] Kalpa: Tek bir gününe sideral yıl denen dünya ölçeğimize göre yirmi altı bin sekiz yüz seksen altı yıllık büyük devirsel döngü

[6]Egoist: Çıkarcı bencil başkasını düşünmeyen.

[7] Sembol: işaret figür. Tanımlama aracı.

 

  • Yorumlar 5
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Yazarın Diğer Yazıları
    ÜYE İŞLEMLERİ
    Tüm Hakları Saklıdır © 2000 Pazar 53 | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 532 474 76 40