• BIST 82.363
  • Altın 147,033
  • Dolar 3,7764
  • Euro 4,0385
  • Rize 5 °C
  • İstanbul 8 °C
  • Ankara 0 °C
  • Trabzon 9 °C
  • Samsun 5 °C

Dindar nesil yetiştirme polemiği üzerine notlar

Osman KAYA

Son zamanlarda, Sayın Başbakanımızın da belirttiği ‘’ dindar nesil yetiştirme’’ konusu üzerine bir hayli yazılıp çiziliyor. Çeşitli kesimler, hemen konunun üzerine atlayıp sahiplenirken, başka kesimler ise dinden vebadan kaçar gibi kaçma refleksi üzerine hareket edip tamamen eleştiri tavrı çerçevesinde hareket ediyor. Biz nerede duruyoruz ve meseleye nasıl bakıyoruz? Bu yazı bu çerçeve üzerine oturacak.
(Öncelikle okurlarımıza bir sitemde bulunarak başlayalım yazımıza… Maalesef bu ülkede okuma ve düşünme fakirliği çekilen konular arasında..Okuyan ve düşünenlerimizin de büyük çoğunluğu çok önyargılı ve işlenmemiş kaba politik pencereden bakıyor okuduğu konuya.. Empati yerine yafta ön planda. Bizler en azından Pazar53 ün okur ailesi olarak bunu aşalım..çok şey kazanırız ve çevremize de çok şey katarız.)
Genel olarak baktığımızda görürüz ki din sosyolojik bir gerçektir. Hiçbir toplum asla ve asla dinsiz olamaz. Tarihsel süreçte toplumları ‘’ dinsizleştirme’’ projeleri uygulanmışsa da asla başarılı olamamıştır. Tam aksine bu toplumlarda din faşizmle beraber daha fanatik bir kimlikle daha güçlü olarak ortaya çıkmıştır.
Din psikolojik bir gerçektir. Hiçbir birey tam anlamıyla dinsiz olamaz. En ateist bireyler bile, reddettikleri dinin inançlarına zaman zaman dönmüşler ya da reddettikleri dinlerin yerine başka inanç ya da düşünceleri dinleştirmişlerdir.
Din felsefi bir gerçekliktir. Matematikteki sonsuz neyse, dinde, yaşam sürecinde ya da felsefi sorgulamada Tanrı odur. Nasıl ki matematikte sonsuz tanımlanamaz ama olmazsa olmaz bir şeyse aynı şekilde Evrende Tanrının zatı bilinemez ama o olmadan da hiçbir şey açıklanamaz.
Dostoyevski nin belirttiği gibi ‘’ eğer Tanrı yoksa hiçbir şeye iyi ya da kötü diyemeyiz’’
Tanrı, ahlaki bir gerçekliktir. Tanrıyı kabul etmeyen bir ahlak anlayışı ‘’ iyi yi ve kötü yü’’ asla tespit edemeyecektir. Bu gerekçeler daha da uzatılabilir. Din ve Tanrı inancı asla inkâr edilemeyecek ve göz ardı edilemeyecek temel gerçeklerden biridir.
Yalnız şu vardır ki din aynı zamanda tarihin en büyük zulümlerinin aracı olmuştur. Hrıstiyanlık tarihi baştan sona din adına yapılan katliamların acıklı hikâyesidir adeta. Ya Yahudilik tarihi?
Bırakalım tarihi İsrail’in bu günkü katliamları din temelli değil de nedir?
Katil Bush dünyanın mazlum Müslümanlarına saldırırken dinsel dinamikleri kullanma adına’’ bu bir haçlı seferidir’’ dememiş midir?
İslam tarihi de buna benzer pek çok örneklerle doludur.
Matbaanın yüzlerce yıl sonra ülkemize girmesi dinsel gerekçelere dayandırılarak olmuştur.( her ne kadar istanbulda hattatların sayısının fazlalığı buna gerekçe olarak gösterilse de bu iddia fazla inandırıcı değildir.)
Ali Kuşçunun rasathanesinin yerle bir edilmesi dinsel gerekçelerden kaynaklanmaktadır.
Şeyh Bedrettin’i asılması dinsel gerekçeler temele alınarak gerçekleştirilmiştir.
Seyyid Nesimi nin derisi yüzülerek katledilmesi dinsel gerekçelere dayandırılmıştır.
Pir sultan, dinsel gerekçeli olarak katledilen isimler arasındadır.
Mustafa Kemal, İstiklal harbini başlatırken İstanbul hükümeti şeyhülislamı arkasına alarak yıpratma politikasına başlamıştır.
Yani din çok önemli çok gerekli olmazsa olmaz bir gereklilik iken yanlış kullanıldığında dünyanın en büyük zulümlerinin kaynağı da olabilmektedir.
Din bazı durumlarda bilimin önünü tıkayabilmektedir.( İslam tarihindeki örneklere bakın… Mesela yeraltı treni İstanbul gelmekteyken din çevrelerinde ‘’ canlı toprağın altında girmek caiz midir?’’ tartışması yapılmıştır… Bu gün üfürükçülüğün bu kadar yaygın olması bile bu yargımıza örnek teşkil edebilir.)
Din bazı durumlarda demokrasinin ve insan haklarının da önünü tıkayabilmektedir.(bakın Afganistan’a, İran a, Suudi Arabistan’a)
Din bazı durumlarda barışın önünü tıkayabilmektedir.( bakın Afganistan’a ya da Müslümanlar arasında söz konusu olan savaşlara, çatışmalara)
Bunun kaynağı nedir?
Bana göre bunun kaynağı dinin bir güç olarak birilerinin eline verilmesidir. Din bir güç olarak bir zümrenin, bir kişinin eline verildiğinde tüm iyi yönlerini kaybeder ve bir zülüm makinesine döner.
Çünkü bütün zulümler kötüdür ama zulümlerin en kötüsü ve en içinden çıkılmazı dinsel kılıfa büründürülmüş ve din ile kutsanmış zulümlerdir.
Dindışı zulümler ancak güç ile ayakta durabilirler ve zalimler gücünü yitirince alaşağı edilirler ama din ile beslenmiş zulümler inanca dayandığı için zalimler güçsüz duruma düşse bile o zalimleri mazlumlar beslerler ve zulümlerinin devamı bizzat o zulme muhatap olanlar tarafından sağlanır.
Bu nedenle din bir iktidar aracı, bir güç aracı, bir zümrenin otorite aracı olmamalıdır. Dinin bir iktidar aracına dönüşmesi en başta o dine zarar verir. Çünkü bir iktidar aracına dönüştüğü zaman din’’o dinin referans aldığı kutsal tarafından belirlenmekten çıkar, onun yerine iktidar sahiplerinin şekillendirmesiyle belirlenir bir hal alır.’’ Yani İslam açısından ele aldığımızda din bir iktidar aracı olduğunda o din ‘’ Allahın Dini olmaktan çıkar, Allah ile kandırmanın aracı haline gelir.’’
Bu ülkede ve dünyada Pozitivizm denen bir burjuva ideolojisinin etkisiyle yaklaşık iki yüzyıldır devlet eliyle baskılar uygulanmıştır. Bu açık ve net bir doğrudur.
Din ve dindar vebalı gibi kovalanmış, aşağılanmış ve küçümsenmiştir. Bu da doğrudur. Dini ritüeller kapitalist toplumsal tabakalaşma içinde en alt tabakalara yakıştırılmıştır. Mesela dizilere bakın göreceksiniz. Başörtüsü takanlar hep toplumsal tabakanın cahil kesimi olarak gösterilmiştir. Bu hala devam eden bir dizi olarak ‘’ çocuklar duymasın’’ dizisinde başörtülü olan sadece ‘’ çaycı Hüseyin in karısı Emine dir.’’Bu bir algı biçimidir. Ve dinsel ritüellerin kapitalist yaklaşım tarafından kimlere layık görüldüğünün göstergesidir.
Bu yanlıştır. Ve bu yanlış algının acı faturasını bu toplum çok bedeller ödeyerek çekmiştir. Kimse ‘’ kurtuluş savaşında mermi taşıyıp bu vatanı kurtaran başörtülü kadının savaştan sonra neden hizmetçiliğe layık görülüp toplumsal tabakalaşmada ötekileştirildiğini’’ soramaz haldedir.
Ama bu yanlışın telafisi asla dindar nesil yetiştirme projesi değildir.
Çünkü her toplum mühendisliği projesi faşist dayatmalar içerir. Yıllar boyu ‘’ resmi ideoloji tezi’’ ne karşı çıkıp, onu darbeci diye niteleyip tu kaka ederken, ne yazık ki onun yerine ‘’ resmi din tezi’’ ni getirip, yeni bir dayatmayla bu milleti karşı karşıya getirme yanlışına düşmemelidirler.
‘’bu toplumu laikleştireceğiz’’ söylemi ile ‘’ bu toplumu dindarlaştıracağız’’ tezi arasında içerik açısından bir fark yoktur. Çünkü ikisi de devlet erkini kullanmaya başladığı andan itibaren zorunlu olarak dayatmacı olacaktır. Dayatmacı tutumun antidemokratik nitelik taşıdığını zannedersem vurgulamama gerek yok.
Devlet eliyle kuranı, ezanı yasaklamakla, devlet eliyle kuranı ve ezanı dayatmak arasında insan hak ve özgürlükleri açısından bir fark yoktur.
Şöyle bir soru akla gelebilir?
E hocam din mademki iyi bir şey, devletin iyi bir şeye baskı yapma pahasına dahi olsa yönlendirmesinde ne yanlış var?
Bu soruya sağlıklı cevap verebilmek için dinin anlamsal içeriğini bilmek gerekir. Din yaşamı bir sınav olarak kabul ettiğine göre dinin güzelliği de baskı yoluyla değil vicdanların rahatlığı içinde yaşanmalıdır. Baskının olduğu yerde irade de olmayacağına göre baskının olduğu yerde sınavdan da bahsedilemeyecektir. Sınavdan bahsedilemediğinde o zaman dinin anlamsal içeriğinin en önemli parçası olan, insanın yeryüzünde varoluş gayesi de gürültüye gidecektir.
O zaman insanlar baskıya maruz kalmadan dine yönelmeli ve yine baskıya maruz kalmadan dinsel ibadetleri yerine getirmelidirler.
Başka ve önemli bir konu da devlet eliyle dayatılan dinsel anlayışın o anlayışı empoze eden devletin ya da devlet adamlarının anlayışına göre şekillenmesidir.
Herhangi bir baskıyla şekillenen dinsel anlayış özünü kaybetmeye mahkümdür.
E hocam Kuran ve sünnet yokmu?
Var olmasına da,
Örneğin İran, Suudi Arabistan, Mısır, Pakistan, Afganistan, Türkiye’deki cemaatler Kuran ve sünneti dillerinden düşürmezken her mezhep ve meşrebin kendine özgü menfaat çarkı nasıl açıklanacaktır?
Ya da düşünelim bir cemaat bayanların gözlerini dahi kapatırken, diğer cemaatin lideri ‘’ maşallah, ne güzel kedicik bu, gözlerimi bu güzelden alamıyorum’’ diyerek farklı bir kadın erkek ilişkisi tandansı ortaya koyabilmektedir. Şimdi bu iki farklı versiyondan hangisi kuran ve sünneti inkâr etmektedir?
E hocam birisi doğru diğeri yanlış yorumluyor. Haaa… Bakın demek ki kuran ve sünnet bile kişisel menfaatlere alet ediliyor. E pekiyi bu kişisel zevke ve keyfe göre yorumlama devlet eliyle olur ve dayatılırsa nasıl önüne geçilecektir pekiyi?

Demek ki devlet hiçbir şeyi kutsallaştırmaması ve hiçbir kutsalı da dayatmaması gerekir
E bunlar ne olmalı, öğretilmemeli mi, bu değerler verilmemeli mi?
Bana göre Devlet insanına önce ‘’ bilimsel düşünmeyi, özgür düşünmeyi’’ vermeli… Bu konuda yol açmalı.. Özgür düşünmenin, gerçekçi düşünmenin, hakkı söyleyebilecek medeni cesarete sahip olan nesillerin yetişmesinin ‘’ önünü ‘’ açmalı.
Devlet dindar nesil yetiştirmemeli.. Bunun yerine dinini öğrenmek ve yaşamak isteyenlerin önündeki engelleri kaldırmalı.
Bunu somutlaştırırsak şöyle ifade edebiliriz..Devletin başörtüsünü dayatması faşizmdir. Başörtüsünü engellemesi de faşizmdir. Burada devletin görevi başörtüsü örtmek isteyenlerin de başörtüsüz gezmek isteyenlerin de önünü açmak olmalıdır.
Devlet belirleyen değil vatandaşların belirlemesi çerçevesinde yaşamdaki engelleri kaldıran, hizmet eden bir aygıt olmalıdır.
Bunu yaparken her anlayışa eşit mesafede durmalı, bir gücün diğer güce karşı mahalle baskısı yapmasının önünde hakem olarak durmasını bilmelidir.
Devlet ‘’ namaz kıl ‘’ diye dayatamaz. ‘’Namaz kılma’’ diye de dayatamaz. Devlet namaz kılmak isteyene mescit açar, bunu her yerde yapar, ama namaz kılmak istemeyenlerin baskı altında ezilmelerinin de önüne geçer. Onu fanatiklerle, din tüccarlarına ezdirmez.
Bunu bütün dinlere ve inançlara eşit mesafede durarak yapar.
Dinsel fanatizmin de dinsel oligarşinin de önüne ancak böyle geçilir. Yoksa benim darbecim iyi ötekisi kötü şeklinde asla demokratik ve insan haklarına uygun olmayan bir tutumun içine girilir.
Akılcı, bilimci tavır insanların doğru yolu bulmalarına aracılık eden en önemli kaynaktır. Düşünebilen insanlar yetiştirildiğinde zaten herkes olması gereken noktada duracaktır.
Şu kalıpları da aşmak gerekir. Dindar ahlaklıdır, dindar olmayan ahlaksızdır. Dindar namusludur, dindar olmayan namussuzdur gibi bir yaklaşım doğru değildir.
‘’ ne insanlar gördüm üstünde elbise yok ne elbiseler gördüm içinde insan yok’’

Sözünü farklı bir ambiyansla din sömürücüleri için de söylemek mümkündür.
Dindar olmamanın karşıtı olarak görülen ‘’ balici’’ durumunun da üzerinde biraz daha düşünülmesi gerektiğini düşünüyorum.
Bana göre baliciliğe neden olan dinsel süreçler değil aksine gelir dağılımındaki uçurumları toplumsal dokuda meydana getirdiği travmadır’’ balicilik’’ ya da modernizmin eğitim sisteminin eşitsiz tutumundan kaynaklanan psikososyal bir patolojidir. Ayrıca incelenmesi gereken bir durumdur bu.
Şu unutulmamalıdır. Kapitalist süreçler devam ettiği müddetçe ne getirirseniz getirin sonuç benzer olacaktır. Yapacağınız şey sadece dayatmadan ibaret kalacaktır.
Bu nedenle sorunun daha kökten bir bakışla yeniden yorumlanıp değerlendirilmesi gerektiği kanaatindeyim.

  • Yorumlar 9
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Yazarın Diğer Yazıları
    ÜYE İŞLEMLERİ
    Tüm Hakları Saklıdır © 2000 Pazar 53 | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 532 474 76 40