1. YAZARLAR

  2. Şaban Ali YILDIZ

  3. KAMUSAL ZARAR KAVRAMI
Şaban Ali YILDIZ

Şaban Ali YILDIZ

Yazarın Tüm Yazıları >

KAMUSAL ZARAR KAVRAMI

A+A-


 

    Klasik iktisat teorisine göre görünmez bir el bir ülkedeki tüm piyasaları dengede tutar. Ülke kaynaklarını en etkin şekilde kullanımını sağlar. Zira ülkede kar maksimizasyonu ile karlı sektörlere yeni firmalar gireceği için fiyatlar genel seviyesi yükselmez.

Ülkede üretilen tüm mal ve hizmetler yani kısaca arz, tüketicilerin talebi ile sürekli dengededir. Ne arz ne de talep fazlası veya eksiği söz konusu olur. Bunu sağlamak için devlet, klasik iktisatçıların ünlü deyişi olan ‘’bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler ‘’ sözünde belirtildiği gibi özel sektörün önündeki tüm engelleri kaldırmalıdır ve asla piyasalara dokunmamalı, hiçbir şey üretmemelidir. Sadece vergi toplayıp altyapı eksikliğini tamamlamalıdır. Bunlara göre kamunun elinde herhangi bir üretim tesisi varsa derhal özelleştirilmeli ve devlet piyasadan çekilmelidir.
 

     Yukarda kısaca özetlemeye çalıştığımız klasik iktisat teorisinin gerçekleşmesi bazı varsayımlara bağlıdır. Bunlardan en önemlisi, piyasalara giriş ve çıkışın serbest olduğu tam rekabetin var olmasıdır.  Ama gelin görün ki klasik iktisatçıların bu varsayımı hiçbir zaman gerçekleşmemiştir. Dünyada hiçbir kapitalist ülkede hiçbir zaman tam rekabet piyasası oluşturulamamıştır. Sürekli eksik rekabetçi piyasalar mevcuttur. Zira şayet devletin bir müdahalesi yoksa piyasaya daha önce giren firma ya da parasal olarak daha güçlü firmalar, başka firmaların o piyasaya girmelerini sürekli engellemeye çalışırlar. Böylece piyasaya ya tek bir firma hakim olur ve tekel oluşturur, veya piyasada 1-2 firma kalır ve oligopol oluştururlar. Ve fiyatları yüksek belirleyerek toplumu sömürürler. Klasik iktisat teorisinin diğer önemli varsayımı,  toplumun tamamen ekonomik bilinçle yani kendisine en yüksek ekonomik faydayı sağlayacak şekilde hareket etmeleridir. Toplumdaki tüm bireyler, literatürde homo economicus  ( ekonomik insan ) diye tabir edildiği şekli ile kendisine en ekonomik faydayı sağlayacak şekilde hareket eder. Piyasada satılan ürünlerin en kaliteli ve en düşük fiyatlı olanını bulur ve onu satın alır. Hiçbir satıcı onu kandıramaz. Ne var ki gerçekte bu durum hiç de teorideki gibi değildir. Bir toplumda insanların maksimum çıkarları ile hareket edebilmeleri, ancak ve ancak bireylerin tümünün kusursuz bir eğitim almalarına bağlıdır. Ve toplumdaki iletişim araçları kusursuz işleyerek tüm bireylere eşit oranda piyasa verileri eksiksiz ve doğru biçimde ulaşmalıdır. Böyle bir kusursuz iletişim alt yapısı hiçbir ülkede kurulamamıştır. Ayrıca toplumlarda gelenek ve görenek, moda ve diğer psikolojik faktörler de tüketici tercihlerinde önemli rol oynar. Bu ise insandan insana değişkenlik gösterir. Dolayısı ile alışveriş alışkanlığı bireyden bireye büyük oranlarda farklılaşır.

     Sonuç olarak müdahalesiz ve devletin hiçbir şekilde ekonomide yer almadığı bir ekonomik model olan klasik iktisat teorisine gelişmiş Avrupa ülkeleri bile mesafeli yaklaşmışlardır. Çünkü uygulanabilirliğine inanmamışlar ve devletin piyasaları düzenlemesinden ve özellikle ağır sanayi yatımlarını üstlenmesinden geri kalmamışlardır. Zaman zaman özelleştirme de yapmışlardır ama bunu yaparken bile kamu yararı ön planda tutulup özelleştirilen kurumun üretiminin artırılarak devam ettirilmesi ve çalışanlarının haklarına bir zarar gelmemesi gibi belli başlı şartların yerine getirilmesine azami önem vermişlerdir.

      Ülkemizde uygulanan ekonomik modellere ve özelleştirme uygulamalarına bir göz atarsak, Cumhuriyetin kuruluşundan 1938 e kadar planlı karma ekonomik model uygulanmıştır.1950 den sonra günümüze kadar olan dönemin neredeyse tamamına yakınında devletin piyasalara müdahale etmediği, aksine daha önceki dönemlerde kurulmuş olan kamu işletmelerinin bir şekilde özel sektöre satılmaya çalışıldığı bir ekonomi yönetim anlayışı görmekteyiz. Yapılan özelleştirmelerdeki tek amaç oradan gelecek para ile bütçe açığını kapatmaktı ve bütçeye de yasalara aykırı bir şekilde gelir olarak yazılmıştır. Ayrıca satılan tesisin yapacağı üretim ve çalışanlarının hakları ile ilgili hiçbir şart koşulmamış ve satılan birçok tesis sahiplerince kapatılmış ve böylece yapılan özelleştirmeler arsa rantına dönüşmüştür. Şimdi şöyle bir soru sorsak: Bir kamu işletmesinin zarar etmesi ne demektir? Çok kötü yönetilip yeterli üretim yapılamama durumu dışında kamu işletmesinin zarar etmesi, ya çalışan sayısının fazlalığından ya da üretim hammaddesi tarımsal ürünlerden oluşuyorsa, çiftçiye yüksek fiyat vermesi şeklinde açıklanır ve buna sosyal zarar denir. Sosyal zarar aslında alt gelir gruplarına devletin kaynak aktarması ve gelir dağılımı adaletini sağlaması demektir. Yani devlet bunu sağlamak için bilerek zarar etmektedir. Burada güncel bir örnek olarak SGK kurumunun zarar etmesi de bu manaya gelir. Yani birçok kişinin ağzından düşürmediği SGK’nın geçmiş zararları yaygarası aslında devletin alt gelir gruplarına kaynak aktarmasıdır ve bilerek yapılır. Buna şiddetle karşı çıkanlar ise tabiri caiz ise tuzu kuru kesim ve bunlara inanmış cahil kesimdir. Özellikle 2002 den sonra devlete tam bir tüccar mantığı egemen olmuş her şeye kar-zarar, ucuz-pahalı mantığı ile yaklaşılmıştır. Bir tarım ülkesi olan ülkemizde, dışarıdan daha ucuza alınabiliyor diye içerdeki birçok ürünün üretimi ya kısıtlanmış ya da tamamen üretimi durdurulmuştur. Örneğin 6 ya üretilen bir tarım ürünü dışarıda 4 ise aradaki 2 TL farkı devlet üreticisine sübvanse edip öderse fiyat 4TL ye düşer ve kamunun zararı ( sosyal zararı, kaynak aktarma ) 2 TL’dir. Fakat günümüzde bu yapılmamakta ve dışarıdan 4 TL ye ürün alınmakta ve içeride üretim durdurulmaktadır. Onun yerine de alternatif bir ürün üretilmemektedir. Sonuç ise kamunun zararı 4 TL olmaktadır. Böylece tarım alanları terk edilmektedir. 2000’li yılların başında bir emperyalist proje olan '' doğrudan gelir desteği '' ile ekilmeyen tarım arazi sahiplerine para dağıtılmıştır. Bu yanlış neden sonra anlaşılmış ama geçen zamanda bir çok tarım arazisi ya terk edilmiş , yada imara açılmıştır.. Dünyada gelişmiş tüm ülkelerde tarım ürünleri gümrüklerle korunurken ülkemizde egemen olan tüccar mantığı tarım üretimini kısmayı göze alabilmektedir. O zaman şu soruyu sormak lazım: Bir ülke içeride üretiminden vazgeçtiği bir ürünü dışarıdan ne kadar zaman daha alabilir? Buna mali kaynakları ne kadar dayanabilir?

         Yazının ana fikri olarak özetlersek, devletin yer almadığı ve müdahale etmediği hiçbir gelişmiş ülke örneği göremediğimiz halde ülkemizde bunun aksini uygulamaya çalışanlar, bu yanlıştan bir an önce dönmelidirler. Tüccar mantığı ile bir ülke yönetilemez ve bu şekilde ne ülke kaynakları etkin bir şekilde kullanılabilir, ne kalkınma gerçekleşebilir ve ne de toplumda sosyal adalet sağlanabilir.

 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
3 Yorum