• BIST 89.764
  • Altın 145,514
  • Dolar 3,6255
  • Euro 3,9111
  • Rize 0 °C
  • İstanbul 8 °C
  • Ankara 2 °C
  • Trabzon 8 °C
  • Samsun 6 °C

KENT, KİMLİK VE KÜLTÜR-2

Şükran Yangın Üst

Şimdiye değin yapılan ve salt sözel olan belirlemeleri, İstanbul örneğinde somutlaştırmaya çalışalım: Farklı gereksinimleri olan, farklı değerleri olan, gereksinim ve değerlerle bağlantısı içinde farklı öncelikleri olan insanları barındıran İstanbul için “kent kimliği” deyimini mi yoksa “kentin kimliği” deyimini mi kolaylıkla kullanabiliriz? Gittikçe genleşen, genişleyen bu modern sonrası ya da post modern kentte, tüm çağlar, tüm evrensel-küresel-yerel değerler bir arada yaşamaktadır. Kentin sakinleri bu kenti ne kadar, ne ölçüde sahiplenmektedirler? İstanbul neresidir? Hangi İstanbul? Gecekonduların İstanbul’u mu? Gökdelenlerin İstanbul’u mu hangisi? Belki de hepsi. Gereksinimlerin kıskacından, onların yol açtığı bağımlılıktan bilgiyle kurtulma şansı var mıdır? Ayrıca, bağımlılıktan yeni bağımlılıklarla değil, ancak bilgiyle kurtulmak olanaklıdır; bu da “aydınlanma” bağlamında, bilginin egemen kılınmasıyla ancak olanaklıdır. Kamusal ilişkiler söz konusu olduğunda, hukuk eksenli bilgi bağlamı, birincil derecede önemlidir. İstanbul’u, İstanbul’un kamu yaşamını yönetenler, yerel yönetimin özneleri, karar vericiler alanlar arasındaki ayırımı, özel-toplumsal-kamusal olan arasındaki ayırımı hukuka dayalı bir biçimde, sağlıklı olarak yapabilme “cesaret”ini göstermelidirler.

İstanbul’da (kentte) yaşayanların şu soruyu sorması gerekiyor: İstanbul, günümüzde içerdiği çeşitlilik içinde, başka bir deyişle, çok kültürlü görünümü içinde, kentte “sadece” yaşayanların herhangi bir mekânı mıdır; yoksa İstanbul’u (kenti) yaşayanların, “aynı zamanda” kendilerini –evrensel-insansal değerlerin toplamı olarak tekil anlamında kültürün katkısıyla– geliştirdikleri bir mekân mıdır? İstanbul’da her iki kültür algısı birbirine karşı mıdır? “Karşıt kültür”ün en önemli somutlaşması olarak felsefi bakış açısı bize bunları düşündürtmektedir. Çünkü evrensel-insansal değerlerle örülü, bireylerin/kişilerin/yurttaşların kendilerini insanca olanaklarını geliştirmeleri bağlamında temel nitelik taşıyan kültür, bir bakıma popüler ve popülist kültüre karşı “karşıt kültür”, zamanın gelecek boyutu da dikkate alındığında, işte bunları bize düşündürtmektedir. Sözde bir insan hakları kavrayışı, sözde bir demokrasi kavrayışı da bu türden bir popülizmin var olmasını adeta kolaylaştırmakta; demokrasi böyle bir popülizmin ne yazık ki aracı olmaktadır.

Genişleyen ve genleşen İstanbul’un sakinleri Descartes’çi bir deyimle bu coğrafyadaki elbette bu kültür coğrafyasındaki varlıklarını res extensa olarak mı sürdüreceklerdir; yoksa asıl varoluşlarının res cogitans olmakla ancak mümkün olabileceğini fark edecekler midir? Kentte yaşayanlar, kenti yaşamaya ne ölçüde isteklidirler? Bu soruların üzerinde ayrıntılı bir biçimde durmamız gerekiyor. Kentte yaşayanlarda “kenti yaşamaya ilişkin kentlilik bilinci”, “İstanbulluluk” bilinci ne ölçüde, ne kadar egemen? Bir göç toprağı olarak alımlanan İstanbul, modern sonrasının karmaşıklığında, zaman-mekân ilişkisinin ele avuca sığmaz ve neredeyse kavramlaştırılamaz, dolayısıyla da dilin/sözün gücünün yetersiz kaldığı böyle bir yaşama dünyasında şiddete uğramıyor mu? Hatta şiddet sözde hukuka uygun bir biçimde gerçekleştirilmiyor mu?. Öyle ki çoğul kültür evrensel-insansal olanı göz ardı ederek her şeye hükmediyor. Salt içgüdülere dayalı olarak yaşamak, salt tüketici özne olarak var olmak, hukuka dayalı değil de sözde hukuka uygun olarak yaşamak onlara yetecek midir? Kant’ın ödeve ilişkin olarak yaptığı ayırım bu noktada işimize çok yarayabilir. Ona göre ödeve uygun eylemde bulunmakla, ödevden dolayı eylemde bulunmak arasında çok büyük bir fark vardır.

Aynı şekilde hukuka dayalı eylemde bulunmakla, sözde hukuka uygun eylemde bulunmak arasında temelden fark vardır. Salt gereksinimlerini düşünen, onların peşinde koşan, gereksinimlerini evrensel-insansal değerleri, özellikle insan haklarını göz ardı ederek doyurmaya çalışanların bir kenti yaşaması, kent kültürüne katkı sağlaması, kişi ve yurttaş olması düşünülemez. Çünkü böyle biri, Aristoteles’in de üzerinde durduğu gibi, kenti eleştirerek, tartışarak yaşaması olanaksızdır.

Özel-toplumsal-kamusal ilişkisinde yerel yönetime ve yerel yöneticiye düşen nedir? Özellikle yerelin yöneticisi, bu sese kulak vermelidir. Yerelin gereksinimlerini evrensel-insansal değerleri, insan haklarını ölçü alarak karşılaması ya da gidermesi, kamu görevlisi olarak asıl üzerinde durması gerekendir. Kent kültürünü yaratmaya ve yaşatmaya talip olanlar, kişilerin/yurttaşların insan olarak olanaklarını geliştirebilmeleri için fırsat yaratmalıdırlar.

  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
ÜYE İŞLEMLERİ
Tüm Hakları Saklıdır © 2000 Pazar 53 | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 532 474 76 40