1. YAZARLAR

  2. D. Ali TAŞÇI

  3. NE GÜNLERDEN NE GÜNLERE GELDİK; AMA…
D. Ali TAŞÇI

D. Ali TAŞÇI

Yazarın Tüm Yazıları >

NE GÜNLERDEN NE GÜNLERE GELDİK; AMA…

A+A-

            Üstad Necip Fazıl’ın bir tesbitiyle yazımıza başlayalım:

            “ Bir devirdi. O tarihlerde (40’lı yıllar) küfür, bütün müesseseleriyle (kurumlarıyla) bir buzdağı gibiydi. Ortalıkta hiçbir hareket mevcut değildi. Müslümanlık zindanı camilerden bir hıçkırık sesi bile gelmiyordu. Bu gafiller adeta, “ Camiye girebiliyorum ya, ne devlet!” gibi seviniyorlar ve hadım olmanın oltasında mesut görünüyorlardı.”

            Üstad bu tesbiti yaptıktan sonra, o dönemin algısına işaret olarak da şunu söylemektedir:

            “ Rabbim, sadece senin dininden, hak olan yolundan, tek olan kapından nefret ettikleri için, nefret edilmek bana ne muazzam bir payedir (şereftir). Artık ben nasıl susabilirim?”

            Sözümüzü açık açık söyleyelim; “Türk aydını” denilen bir grup, din düşmanı değil; ama İslâm düşmanıdır. Bunu her fırsatta söz ve hareketleriyle zaten gösteriyorlar. Diğer dinlere karşı gayet “hümanistçe” tavırlar sergilerler de İslâm’a sıra gelince bütün kinlerini kusarlar. İnanmamak hakları var elbet, lakin bu halkın dini olan İslâm’a bu denli düşmanca tavır takınmak, saldırmak hakları yoktur ve olamaz.

            Bu millet, özellikle Tanzimat’tan bu yana, çok çileler çekti. 33 sene Osmanlı Devleti’ni en kritik zamanda ayakta tutmayı başarabilen Sultan İkinci Abdülhamid Han’ın, İttihat ve Terakki tarafından hal edilmesiyle hızlanan “hüzün yılları” halen kısmen devam etmektedir. Tarihimizi açık ve seçik bilememenin ıstırabı bir taraftan, dost ve düşmanı seçememenin gafleti diğer taraftan, nesiller boyu bir koyu karanlığın girdabında yaşamak gerçekten elem veriyor, düşünen kafalara. Maalesef tarih yazamadık, ne zaman yazarız, işte o zaman tam bağımsız oluruz. Batılı kavramlarla tarih yazılamıyor.

            Üstad 40’lı yıllardan söz ediyor. O yılları, Doğu Karadeniz Bölgesi’nin bir çocuğu olarak ben de özellikle rahmetli babamdan ve o dönemi yaşayanlardan çokça dinledim. Her dinleyişimde hüzün bulutları içime çöktü, anlatanların gözyaşlarına benim de gözyaşlarım eşlik etti.

            Özellikle 40’lı yıllar, kıtlık dönemi. Bölgemizde buğday yetişmiyor, mısır da o yıllarda esen rüzgârlar sonucunda bahçede imha olmuş durumda. Halkın başka da geçim kaynağı yoktur; çünkü toprak engebeli ve dağlık. Baba kasabaya gidiyor, belki bir umut, bir avuç yiyecek, bir yarım ekmek bulabilirim umuduyla, fakat akşam yaya olarak evine eli boş dönmesinin acısı, çoluk- çocuğunun, “Baba açlıktan ölüyoruz, eve bir şey getirmedin mi?” nidalarıyla içine işliyor ve adeta kahroluyor!

            Bana o dönemleri yaşamış bir büyüğüm anlatmıştı;

            “ Açlıktan kırılıyoruz. Köyde nerede bir dut yaprağı varsa yedik bitirdik. Yeşil yaprak artık dallarda kalmadı. Çoluk çocuğum aç. Belki bir umut diyerek, iki yaşındaki oğlumu sırtıma alarak kasabanın yolunu tuttum. İki saat sonra aç sefil bir durumda kasabaya vardım. Büyük bir cesaretle belediye başkanını, binasından çıkmasını bekledim. Başkan, belediye binasından çıkarken önüne atladım ve “Başkanım, çocuğum açlıktan ölüyor! Ne olur, bir ekmek verin bize!” diyebildim. Başkan, sesin geldiği tarafa döndü ve bana ters ters bakarak; “ O çocuğu ben mi peydahladım!.. Onu peydahlarken düşünecektin. Defol!..” diyerek beni oradan kovdu. Başımı yere eğerek ve gözyaşlarımı toprağa dökerek oradan uzaklaştım. Benim bu halimi gören esnaftan biri, gizlice beni kenara çekti ve kimsenin görmesini istemeyerek, bana bir yarım ekmek verdi! Hayatımda o günkü kadar mutlu olduğum bir anımı hatırlamıyorum. Şaka mı, yavrum ölümden kurtulmuştu. Ekmeği suya bandırarak yavruma yedirdim.”

            Rahmetli babam anlattı bana.

            “Gizli gizli Kur’an okuyoruz. Hocamız bizi zaman zaman tarlalara, kimi de değirmene; yani değişik yerlere götürerek Kur’an okutuyor. İki arkadaş da hafızlık yapıyoruz, ama kimsenin bilmesini, duymasını istemiyoruz; çünkü Kur’an okumak yasak! Kara üzüm asmasının verildiği kızılağacın üzerine çıkıp, üzüm toplama bahanesiyle, hafızlık dersimi verdiğim çok zaman olmuştur.

            Bir kış günü, jandarma gelmez düşüncesiyle, camide Kur’an okuyoruz. Hocamız bir de nöbetçi bırakmış kapıya ki, jandarma geldiğinde haber versin diye. Fakat bir de baktık ki, iki jandarma, kapıdan içeri girmez mi? Ölüm korkusundan beter bir korku içimizi kapladı ve bütün çocuklar ağlamaya başladık. Hepimizi dışarı döktüler. Dışarıda bizi bir araya topladılar. Korkudan birçok arkadaşım altını ıslattı! Sonra!.. ( Rahmetli babam burada çok duygulanır ve uzun bir süre susardı.)

            “Sonra yavrum, (Kur’an-ı Kerim’i eline alır, gözyaşlarıyla sözüne devam eder) bu Kur’an-ı Mecid’i jandarmalardan biri yere attı!.. ( Yine duygulu anlar) Yetmedi, böğürtülü bir sesle “Üzerine basın!” demez mi? Biz kıyametin kopacağını bekledik. Bütün çocuklar yerlere yattı. Hiçbirimiz o harekete tevessül etmedi. Bunu gören jandarmalar, Kur’an-ı Kerim’i yerden alarak başka bir yere attılar! Sonra da çekip gittiler…”

            Allah demenin yasak olduğu günlerde, Üstad Necip Fazıl’ın, bugün bile o seviyeye gelememiş olmak bir yana, yüksek sesle İslam’ı her boyutuyla dâva edinmesi kadar azimli, cesaretli, dirayetli, korkusuzca bir iş olabilir mi?

             O günlerden bugünlere çok büyük mesafe kat edildi. Buna önayak olanlar, bu uğurda çaba sarf edenler, hayatlarını İslami uyanış için harcayanları elbette bu millet unutmadı, unutmayacak. Tehlike henüz geçmiş değil, ama Müslümanlar da artık aptal değil. Bahara yaklaştık, sabredin, meyveleri de yiyeceğiz, inşallah!

D. Ali TAŞÇI (dalitasci@hotmail.com) Twitter:@DAliTasci

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.