• BIST 90.182
  • Altın 147,016
  • Dolar 3,6547
  • Euro 3,9459
  • Rize 4 °C
  • İstanbul 10 °C
  • Ankara 2 °C
  • Trabzon 8 °C
  • Samsun 10 °C

ÖNLÜKLÜ TABUT

Osman KAYA

''Bir beldede açlıktan, ihmalden ya da haksız yere bir insan öldürülürse o beldede olaya seyirci kalan ve elinden gelenin en iyisini gösterip duyarlı olmayan herkes o insanın katili hükmündedir'' HZ MUHAMMED (ASV)

Geçenlerde evimde kanepeye uzanmış televizyon izlerken yaşlı bir öğretmenin anılarını anlatışına tanık oldum.
Bir miktar izledikten sonra televizyonu kapatıp sokağa çıktım. Yeni yapılan sahil şeridinde yaya kaldırımını adım adım adımlayarak yürümeye başladım. Bir yanda da üstadın şiirleri mısra mısra yankılanıyordu içimde:

Kaldırımlar, çilekeş yalnızların annesi;
Kaldırımlar, içimde yaşamış bir insandır.
Kaldırımlar, duyulur, ses kesilince sesi;
Kaldırımlar, içimde kıvrılan bir lisandır

Biz de bu şiirle tanımlanmıyor muyuz öğretmenler olarak? Her şeyin para olarak tanımlandığı bu devirde beş kuruş maaşla geçinmeye çalışan bizlerin, Ne ‘bad-sabadan gayrı’ seslerini kapılarını açacak bir muhatapları, ne de upuzun kaldırımlardan başka başlarını okşayacak anneleri var mıydı sanki?

Siluetim, yürümeye başladığım noktadan adım adım uzaklaşırken kendi anılarım, kovanlarına yönelen arılar gibi başıma üşüşmeye ve kafamın içinde uğuldamaya başlamışlardı bile.

Hiç öğretmen olup da anıya sahip olmamak mümkün mü?
Konusu insanın ta kendisi olan bu mesleğin ustaları, malzemesi insan olan anılardan elbette ki çokça pay alacaklardı.
Ben de öyle. Bir öğretmen olarak 13 yılımı devirdim. Çokta eski olmamama rağmen şairin dediği gibi,
‘yaşımı sormayın benim,
Gözlerim bin yaşında’ mısralarında ifadesini bulan bir yaşam çizgim ve bir meslek geçmişim var.

Rüyada iken birkaç saniyeye yılları sığdıran mekanizmayı var eden yaratıcı kudret elbette ki benim de nispeten kısa sayılabilecek meslek yaşantıma nice anıları sığdırmaya muktedirdir.
Ne de olsa Einstein ustadan beri zamanın görece olduğunu biliyoruz.
Anılarım arasında hele birsi var ki hatırladıkça gözlerimden dereler misali yaşlar gelir.
Yaşlı bir ana yüzünü andıran Anadolu coğrafyasında yüzü Anadolu coğrafyasını andıran ana babalarının yüzyıllar boyunca ne çileler çektiklerini ağıt ağıt yüreğimde hissederim daim.
İşte ‘önlüklü tabut’ adını verdiğim bu anım beni bu duygulara getirir, götürür.
Ve daim öğrencilerime şunu öğütlerim: “okumaya sarılın, okumayı kemiklerinizin iliklerine kadar sevin ve hissedin . Tıpkı ‘önlüklü tabut’ un içindeki ‘Küçük Emine’ gibi.

* * *

90’lı yılların ikinci yarısıydı. Tayinim Siirt’in Pervari ilçesine çıkmıştı. Çoğunun adını bile duymadığı bu kasaba hem ücra bir yer oluşu hem de bölücü terörün eylem odaklarından biri durumunda olmasından ötürü beni de ailemi de belli ölçüde endişelendiriyordu.

Ama meslek hayatımın ilk gününden bu yana prensibim olan , ‘Bayrağımın dalgalandığı her yer benim için kutsaldır’ sözü her türlü endişenin üstesinden gelmemi sağlayan güçlü bir dopingdi.

Uçakla Batman’a indiğim andan itibaren ayrı bir gezegene inmiş bir astronot gibi hissediyordum kendimi. Bir yanda tam tertibat, elleri tetikte sağa sola hassasiyetle bakan güvenlik kuvvetleri, sınıflarını ya da meslek guruplarını belirleyen rengârenk elbiseleriyle birlikte bu gezegenin ilk karşılaştığım canlıları gibi merhaba diyordu bana.

Askeri kamyonlar zırhlı BTR araçları, üzerine uçaksavarlar ve ağır makineli tüfekler monte edilmiş değişik araçlar homurdanarak ağır ağır ilerliyorlardı bir yerlere doğru.

Sonra adeta nar taneleri türü bir desenle işlenmiş gibi duran poşularla başını bağlamış, haki renkli elbiselerini yine bir tür poşu olan cemedanilerle bağlamış, anlamadığım bir dili konuşup duran, tereddüt ve kuşku dolu gözlerle etrafı süzen insanlar…

Dedim ya ayrı bir gezegendi burası.
Askeri konvoyla Siirt’e, Siirt’ten de bir minibüsle Pervari ye uzandık, ağır ağır.
Yılan gibi kıvrılan, uçurumlarla dolu bir uzun yoldu Pervari yolu.
Yol üzerinde çıplak kayalar, topraklar, upuzun uzanan dağlar, dağlar…
Kim bilir ne acıları saklıyordu bu dağlar ve ne sırları taşıyordu sinesinde…
Yollarda güvenlik gerekçeli durdurmalar, kontroller, bitmek tükenmek bilmeyen aramalar…
Minibüs, virajları ve yokuşları canhıraş bir çabayla geçti ve sonunda Pervari ye vardık
Araç hep benim gibi yabancı öğretmenlerle dolu olduğundan dolayı adeta kasabanın tüm meraklı gözleri aracımıza çevrilmişti.
Arabadan inip sade bir biçimde yapılmış iki katlı öğretmen evi binasına varınca öğretmen evinin vekil müdürü karşıladı bizi. Bursalıymış. Hoş beş edip kaydımızı aldıktan sonra hala daha kulağımda yankılanan bir tonla bana doğru ünledi: -Burası Pervari Hocam, dünyanın bittiği yere hoş geldin.

** *

Öğretmen evine yerleştikten sonra kasabayı dolaşmaya koyuldum. 1920’lerde belediye olmasına rağmen Pervari iki adımla dolaşılacak kadar küçük ve gelişmemiş bir yerdi. Hala daha ağalık anlayışının bir şekilde var olduğu bir yerdi Pervari.

Merkezde bulunan bir cami, bir sağlık ocağı, 3 okul, polis ve jandarma karakolları ile taktik alay komutanlığı ile küçük bir kasabaydı Pervari.

Buradan başka bir il ve ilçeye gidiş yoktu. Yani başka bir ile sadece geldiğiniz yoldan gidebilirdiniz.
Kasabanın aşağı taraflarında Botan Çayı akmaktaydı, kıvrıla kıvrıla akan Botan Çayı.
Ufuk çizgisine yakın, silueti henüz seçilen dağlar ise Herakol Dağlarıydı.
Nice teröristin barındığı, nice operasyonların yapıldığı Herakol Dağları.
Pervari ile Siirt in arası yaklaşık 90 km. kasabada kitapçı dükkânı var mı yok mu diye aranırken iki kırtasiye dükkânı çıktı karşımıza.
İkisine de uğradık ve dükkân sahipleriyle tanıştık.
Dükkân sahiplerinden biri zengince. İl–ilçe seferi yapan bir minibüsü ve bir berber dükkânı var.
Diğeri ise oldukça yoksul. Birkaç defter, birkaç kalem ve kırtasiye malzemesi, okul çantası ve alaydaki askerlere yönelik birkaç parça askeri malzeme var.
Daha sonraki günlerde sık sık bu dükkânlara gelip ufak tefek alışverişlerde bulunup, dükkân sahiplerinin çaylarını içmeye başladık.
Yoksul dükkân sahibinin anaokulu çağında bir kızı vardı. Tam bir cimcime. Yarım yamalak Türkçesi kendi şirinliğine binlerce kez güzellik katıyor, bizi de hoş duygulara boğuyordu.

Bizimle yeni tanıştığında,
—Sen kimsen?
Sorusuyla karşılamasını hala daha anımsarım.
Ya daha sonraları bizi gördüğünde ellerini çırpıp,
-Mamoste geldi, Muallim, geldi, örgetmen geldi
Sözleriyle çığlık çığlığa koşturmasını nasıl unuturum?
Bizi gördüğü her zaman,
-Örgetmanım, ben böyük adam olmah istirem, ohumah istirem, yazmah istirem, bana yardımcı olirsen? sorusunu sorar, bizden aldığı olumlu cevapla kelebekler gibi uçar, gökyüzünde kuşların kanat çırpması gibi o da kolunu sallardı.

Emine idi bu küçük kızın adı.
-Büyüyünce ne olmak istiyorsun Emine? d
iye sorduğumda,
-Sizin gibi örgetmen olmah istirem, derdi

Artık bu kızımızın adı biz öğretmenler arasında ‘örgetmen Emine’ olarak anılmaktaydı.
‘Örgetmen Emine’nin bir ablası benim görev yaptığım Lisenin öğrencisiydi. Emine de ablasıyla sabah erkenden kalkar, hazırlanır, okulun yoluna kadar küçücük ayaklarıyla, tıpış tıpış yürüyerek onu okuluna kadar uğurlardı.

* * *

Aradan aylar geçti. Yaz tatili oldu. Ben memleketim olan Rize’ye geldim. Günler geceleri kovaladı yine aylar geçti ve tekrar okullar açıldı. Biz öğretmenler yine Pervari ye döndük.

Kasabaya gelir gelmez bir çay iki çift muhabbet bahanesiyle hemen kırtasiyenin yolunu tuttum. Zengin olan kırtasiye yerli yerinde duruyordu. Ben ötekine önce uğrayayım ve alışverişimi de ondan yaparım düşüncesiyle ötekine uğradım. Ama o kırtasiyenin yerinde yeller esiyordu.

Orası bir ayakkabı dükkânı olmuş sahibi de değişmişti.
Belli ki dükkân satılıp el değiştirmişti.
Durumu öğrenmek için dükkânın yeni sahibine sorunca üzerime kaynar su gibi dökülen şu cevabı aldım.
—Hocam, Agit ağabeyin hastası var, Küçük kızı Emine hasta, kan kanseri olmuş. Kızının tedavisi için dükkânı sattı.

* * *

Hemen Agit’in (yoksul dükkan sahibi) evine koştum. Emine hasta yatağında yatıyordu. Uykusundan uyanmadan önce babası bana kızına Lösemi teşhisi konduğunu, Doktorların uygun kemik iliğinin bulunması halinde belki yaşayabilmesinin mümkün olabileceğini söylediklerini belirtti.

Evden çıkar çıkmaz durumu eğitim camiasına elimden geldiğince anlatmaya çalıştım. Biz eğitim camiası olarak aramızda para topladık, çeşitli yardım kuruluşlarına yöneldik. Az çok bir şeyler temin ettik.

Ama ‘örgetmen Emine’ gittikçe kötüleşiyordu.
Son ziyaretlerimden birinde yüreğimi parçalayan şu sözler döküldü ağzından ‘örgetmen Emine’nin’
-Örgetmenim, ben ölirem, ölmeden önce örgenci olip ohula gitmah istirem, gidebilirem?
Eminenin bu isteği kabul edildi ve önlük yakalık giydirilip annesinin yardımıyla okula götürülüp getiriliyordu.
Bir sabah kırtasiyeci Agit’in evinden çığlıklar ve ağıtlar duyuldu.
Belli ki ‘örgetmen Emine’ günahsız ruhunu Mevla ya teslim etmişti.
Belli ki Ana yüreği bu acıya feryadu figanla karşılık veriyordu,
-Havar, havaar, Lori lori, Rabenın Mamoste Emine diyerek.
Emine’mizin minnacık cenazesi omuzlar üzerinde yükseldiğinde kırtasiyeci Agit tabutun üzerine bir önlük serdi.
-Yavrum, okulda okumak nasip olmadı, bari son yolculuğunda önlüğünle uğurlayalım seni’ diyerek gözyaşlarına boğuldu Agit.
Omuzlar üstüne alınmış ‘önlüklü tabut’ içinde taşıdığı ‘örgetmen Emine’ ile ağır ağır gömüleceği mezara götürülürken , küçücük bir yavru annesini çekiştirerek parmağıyla işaret ediyordu gideni:
-Ana , bah , önlükli tabut gidiy!

* * *

Garip ve acılı Anadolu’mda 2010’a girerken birilerinin daha çok tüketmesi için yaratılan toplumsal çelişkiler ve yoksulluk yüzünden nice önlüklü tabutlar yürümektedir toprağa . Ölüm Allahın emri amenna ya bir de Yunusumuzun şu sözleri olmasa:

‘’Bu dünyada bir nesneye yanar içim göynür özüm
Yiğit iken ölenlere gök ekini biçmiş gibi’’

  • Yorumlar 7
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Yazarın Diğer Yazıları
    ÜYE İŞLEMLERİ
    Tüm Hakları Saklıdır © 2000 Pazar 53 | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 532 474 76 40