• BIST 83.024
  • Altın 146,503
  • Dolar 3,7538
  • Euro 4,0342
  • Rize 4 °C
  • İstanbul 6 °C
  • Ankara -7 °C
  • Trabzon 7 °C
  • Samsun -1 °C

SAYGI DURUŞUNDA AKIL VE İZAN, SANA SELAM OLSUN EY ŞANLI LOZAN

Osman KAYA

 

Türk Milleti dediğimiz bu milletin pek çok yönünü tartışabilirsiniz. Onu iyi ya da kötü olarak değerlendirebilirsiniz . Ama şu noktada ortak bir kanaatin olması kaçınılmazdır. :

'' Bu milletin tarihi acılarla ve bir o kadarda nankörlüklerle doludur.''Pek çok konuda geri olabiliriz ama iki konuda dünya çapında derece alacağımız kesindir:

'' Acılala dolu bir tarih , nankörlerle dolu bir ulus.''

Kuşkusuz ki tarih biliminin pek çok faydası vardır.Ama onun en önemli faydası bir ibret dersi olmasıdır.Ancak ne yazıkki bu konuda da hatalıyız. Hatalıyız çünkü bizler tarihten ibret alacağımıza onu ihtiraslarımıza kurban ediyoruz. Ön yargı ve saplantılarımızın tanığı yapıyoruz.

Yanlışlarımızın suç ortağı yapıyoruz.Suç ortağı yaptığımız yanlışlarda en fazla yakın tarihte kendini gösteriyor.

Bu millet  19. yy da hızlı bir çöküş süreciyle dibe vurmuş , yağmamalnmış , gasp edilmiş . Bu vatan saçlarından tutulup yerlerde sürüklenmiş . Parça parça edilmiş.

Bu vatanın evlatları birbirine kırdırılmış ,sürgün edilmiş ve göç etmek zorunda bırakılmış.

Ve 20. yy ın başında da Serv Denen kahbeler kahbesi bir anlaşmayla karşı karşıya bırakılmış . Sonra bu millet Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürkün Liderliğinde devasa nitelikte , dillere destan bir savaş vermiş ve şanlı zaferini Lozan ile perçinleyip taçlandırmış. Ama, heyhaaatttt..Kalkmış bir Kadir Mısıroğlu tarzı ne diüğü belirsiz sözde tarihçiler , Lozanı bir hezimet  olarak ilan etme nankörlüğü çerçevesinde kitaplar ve makaleler yazmışlar . Halkımızı yanlışların bataklığında boğup , Tarih denen son derece önemli bilim dalını da suç ortakları yapmaya çalışmışlardır. Sonuç : yanlış bilgilendirilen , aldatılan bir halk .

O zaman doğruların ne olduğunu anlatmak  fikir namusuna sahip olan  her kişinin boynuna borçtur.

O halde meseleye bir soruyla başlayalım. Lozan Nedir?

Lozan Bir zaferdir. Hemde inanılmayacak kadar büyük Bir zafer..

Lozan bir tapudur. Öldü denilen bir milletin dirilip ayağa kalkması ve kendisinin olanları eline geçirdikten sonra kendisinin olanların kendisinin olduğunu gösteren, teyid eden bir tapu senedi.

Lozanı anlamak için önce Serv i bilmek ve anlamak gerekir. Sonrasında Lozanın hakkı verilebilir ancak...

Serv Barış! antlaşması 10 ağustos 1920 tarihlidir.Serv Antlaşması bir cümleyle özetlenmek istenirse onun için,'' Serv Antlaşması Türk Milletinin idam fermanıdır.'' Cümlesi sanırım yeterli olurdu.Nedir bu antlaşmanın felsefesi?

 

Sevr Antlaşması’nın Felsefesi anlaşılmadan,

kavranılmadan, Türkiye Cumhuriyeti

Devleti’ne karşı yapılan saldırıların sebebini

anlamak mümkün değildir. Sevr Antlaşması’nın

felsefesi şudur:

Hıristiyan Avrupa Devletleri’nce, 1095

– 1270 yılları arasında, Müslümanlar’ın,

Türkler’in elinde bulunan “Kutsal toprakların”

fethedilmesi gayesi ile başlatılan, ancak

sonuç alınamayan Haçlı Seferleri, 1815 tarihinden

itibaren Avrupa’da o günün şartlarına

göre  yani sanayi devrimi sonrasında yeniden şekillenen emperyalist hedefler doğrultusunda yeniden ortaya atılan “Doğu Sorunu’nun

çözümü”, Türklerin önce Avrupa’dan sonra

Türkiye’den atılması düşüncesinin uygulamaya

konulması. 1853’ten itibaren “Hasta Adam”

olarak tanımlanan Osmanlı İmparatorluğu’nun

devlet hayatına son verilerek mirasının payla-

şılması arzusunun, Sevr Antlaşması ile gerçekleştirilmesi

düşüncesidir.

Sevr Antlaşması; sadece  Osmanlı İmparatorluğu’nun

parçalanması, devletin adli, idari, askeri

ve ekonomik bağımsızlığının ortadan kaldırılması

değildir. Ön Asya coğrafyasından,

Türk Milleti’nin varlığının dağıtılması,

yok edilmesi anlamını taşımaktadır. Sevr

Antlaşması’nın temel felsefesi budur.

İstiklal Marşı şairimiz M. Akif Ersoy, Sevr

Antlaşması döneminde gelinen o durumu, kı-

saca, “Allah bu millete bir daha İstiklal Mar-

şı yazdırmasın” Şeklinde özetlemiştir.

Atatürk Sevr Antlaşmasıyla ilgili olarak

şunları söylemişti:

 “Siyasi, adli, iktisadi ve mali bağımsızlığımızı imhaya ve sonuç olarak yaşama hakkımızı

inkar ve ortadan kaldırmaya yönelik olan Sevr Antlaşması bizce mevcut değildir.”

Yani “yok hükmünde”dir.

İsmet Paşa Sevr için anlaşma sözünü bile kullanmaz, ondan bir proje olarak söz ederdi. Bugün İstanbul

Barosu gibi bazı saygın kuruluşlar Sevr konusunda bir konferans düzenleme ihtiyacını duyuyorlarsa

demek ki, Türkiye’de ve dünyada bazıları hala Sevr hayaliyle yaşıyor ve Türk milletinin kanıyla,

canıyla yırtıp attığı, tarihin çöplüğüne gönderdiği bu antlaşmayı yeniden hayata geçirmek istiyorlar.

Sevr antlaşmasından söz etmeden önce Sevr’e giden yolu hatırlamakta yarar var. 1. Dünya Savaşı’nın

hangi koşullarda başladığı, Türkiye’nin bu savaşa nasıl girdiği, savaşta ne büyük sıkıntılar çektiği,

ne denli çok nüfus ve toprak yitirdiğimiz biliniyor.

Savaş bizim için felaketle sonuçlandıktan sonra neler oldu?

Savaş bittikten sonra müttefik devletlerin liderleri dünyaya yeni bir düzen vermek için 1919’da

Paris’te toplandılar.

İstanbul Hükümeti’nin temsilcileri müttefik devletlerin savaş sonrası durumu görüşmek üzere

kendi aralarında yaptıkları görüşmelere davet edilmemişti. Sonradan, çeşitli diplomatik girişimler

ve ricalar üzerine yalnızca kendi görüşlerini açıklamak üzere Paris’e çağırıldılar.

Mustafa Kemal Paşa, Samsun’a çıktıktan kısa bir süre sonra bir Osmanlı Heyetinin Paris’e gideceğini

öğrendi. 3 Haziran 1919’da bütün ilgili makamlara bir telgraf göndererek Paris’te savunulması gerektiğini

düşündüğü noktaları bildirdi. Bu önerilerin özü şuydu:

Millet ve memleketin bağımsızlığı korunmalıdır. Hiçbir yerde çoğunluk azınlığa feda edilmemelidir.

Damat Ferit’in yaklaşımı farklıydı. O, bir demecinde Doğuda Ermenilere toprak verilebileceğini

söylüyordu. Oysa o bölgelerde Türkler çoğunluktaydı.

Osmanlı İmparatorluğu müttefik ülkelere nasıl bir görüş bildirecekti? Herkes bunu bekliyordu.

Bu kısa zamanda anlaşıldı: Damat Ferit Paşa 15 Haziran’da Müttefiklere verdiği bir muhtırada

bütün suçu kendilerinden önceki İttihat ve Terakki Hükümetine atıyordu. Ayrıca “Ermenilere yapılan kötü muameleleri” de İstanbul’da iktidarı ele geçiren “ihtilal Hükümetinin gafletine” bağladı.

Ermenilerin yaptıkları zulümlerden ise söz etmeye gerek duymadı.

O, yabancılara yaranarak iktidarda kalabileceğini zannediyordu.

17 Haziran 1919 günü Osmanlı Hükümetinin Sadrazamı Damat Ferit Paşa, müttefik liderler,

Wilson, Lloyd George ve Clemenceau ile Paris’te bir görüşme yaptı. Bu görüşmede Damat Ferit Paşa

15 Haziran 1919 tarihli muhtırasındaki görüşleri yineledi. O’na göre bütün bu yıkımın sorumlusu

Türkiye’yi savaşa sokanlar ve Ermenileri katledenlerdi. Kendilerinin amacı Osmanlı İmparatorluğu’nun

bütünlüğünü korumak ve Milletler Cemiyeti’ne girmekti. Clemenceau’nun ona verdiği yanıt,

uluslararası ilişkilerde örneği pek rastlanmayan cinstendi. Clemenceau şöyle dedi:

“Avrupa’da, Asya’da veya Afrika’da hiçbir yer yoktur ki, orada Türklerin hakimiyeti refahı azaltmamış

ve kültür düzeyini düşürmemiş olsun. Ve Türklerin çekildiği hiçbir ülke yoktur ki, refahı gelişmemiş

ve kültürü yükselmemiş olsun. Türkler ister Hıristiyan Avrupalıların yaşadıkları yerlerde, ister

Müslümanların yaşadığı Suriye, Arabistan ve Afrika’da, fethettikleri her yerdeki varlıkları tahrip

etmekten başka bir şey yapmamışlardır.”

Türk heyetine bavullarını toplayıp ülkelerine dönmeleri söylendi. Hem de ilk trenle...

Bir ülkeye ve bir millete bundan büyük hakarette bulunulamazdı. Daha da vahimi,

Türk Hükümetinin Başbakanının bu sözleri sineye çekebilmiş olmasıydı.

Bu görüşmelerden sonra Başkan Wilson da İstanbul’un Türklerin elinde bırakılmaması gerektiği

görüşüne katıldığını söyledi. 600 yıllık İmparatorluğun duvarları yıkılıyordu.

O dönemde Osmanlı yönetimi üzerinde yabancıların etkisi neydi? Bunun en açık örneklerinden biri

İngilizlerin 1920 yılının Ocak ayında Osmanlı Hükümetine verdikleri bir notayla Milli Savunma Bakanı’nın

ve Genelkurmay Başkanının 48 saat içinde görevlerinden uzaklaştırılmalarını istemeleridir.

Acaba şimdi de yabancılar Türkiye’yi kimlerin yöneteceği konusunda çalışmalar yapıyorlar mı?

O zamanlar bu taleplerini fütursuzca yapıyor, hatta resmi notayla bildiriyorlarmış.

Milli Savunma Bakanı Cemal Paşa bu Nota’daki istemi 21 Ocak 1920’de gönderdiği bir iletiyle

Ankara’daki Mustafa Kemal Paşa’ya bildiriyor. Mustafa Kemal bunun sadece İngilizlerin bir istemi

olmadığını, İngiliz, İtalyan ve Fransız temsilcilerinin Babıali’ye bu konuda ortak bir ültimatom verdiklerini

belirtiyor. Cemal Paşa’ya gönderdiği telgrafta da bu talebe boyun eğilmemesini, kendisinin ve

Genelkurmay Başkanı’nın görevlerine devam etmelerini istiyor. Atatürk ilgili Komutanlıklara bu durumu

bildiren mesajında da İngilizlerin ve diğer müttefiklerin bu girişiminin Türkiye’nin bağımsızlığını ortadan

kaldırmaya yönelik bir hareket olduğunu söylüyor, milletvekillerinin bu haksız talebe karşı direnmelerini

istiyor ve “İngiliz tecavüzü geri alınmadığı takdirde Meclis’in görevi Anadolu’ya geçmek ve ulusun

iradesini üzerine almaktır” diyor. Mustafa Kemal Paşa, İstanbul’daki yabancı güçlerin bazı bakanları

ve milletvekillerini tutuklama olasılığına karşı Anadolu’daki yabancı subayların tutuklanması

talimatını veriyor.

Ne yazık ki, İstanbul hükümetinin yabancıların bu pervasız isteklerine direnecek gücü yoktur.

Onların istediği gibi Milli Savunma Bakanı ve Genelkurmay Başkanı görevlerinden ayrılıyorlar.

Ali Rıza Paşa Hükümeti, Müttefiklerin istekleri doğrultusunda yabancıların ayrıcalıklarını genişletmeyi,

azınlıkların haklarını koruyucu düzenlemeler yapmayı da kabul ediyor. Adalet, Maliye, Bayındırlık gibi

bakanlıklarda yabancılara denetim yetkisi vereceğini söylüyor. O tarihlerde İstanbul’daki teslimiyetçi

havayı bundan daha açık biçimde gösterecek örnekler bulmak zordur. İngilizlerin istemleri bitmek

bilmiyor. Savunma Bakanı’nı ve Genelkurmay Başkanı’nı hükümetten uzaklaştırdıktan sonra,

1920 yılının Şubat ayında İstanbul Hükümetinden başka istemlerde de bulunuyorlar:

“Ermeni katliamı” durdurulmalı, Yunanlılara ve Müttefik kuvvetlerine daha iyi davranılmalıdır. Aksi takdirde barış koşulları daha da ağırlaştırılabilecektir. Atatürk bunu İngilizlerin İstanbul’u işgal etmek

için bir bahane olarak ileri sürdükleri kanısındadır. Türkiye’yi işgal eden düşmanların Türk ulusunu

tam bir kölelik durumuna düşürmek istediklerini görmektedir.

1. Dünya Savaşından sonraki yıllarda İstanbul’daki Osmanlı Hükümeti bu haksız istemler karşısında

Atatürk gibi tepki göstermeyi hayal bile edemiyordu. Unutulmamalı ki, o günlerde İstanbul dolayında

40,000 Fransız, 35,000 İngiliz, 4,000 İtalyan ve 2,000 Yunan askeri yığınak yapmış durumdaydı ve

İngiltere’nin Akdeniz donanması da Fındıklı önlerinde demir atmış bulunuyordu. 16 Mart 1920’de

Şehzadebaşı Karakolu’na saldıran İngiliz askerleri, adım adım bütün İstanbul’a el koydular.

İstanbul’daki Mebusan Meclisi de işgal edildi. Bazı milletvekilleri tutuklanarak Malta’ya sürgüne

gönderildi. İstanbul Hükümeti yabancı işgali karşısında çaresizdi. Hiçbir direnme gösteremedi.

Hatta işgalcilerle işbirliği yapmayı tercih etti. O tarihlerde İstanbul’da olanlar ve mütareke basının

işgalcileri destekleyen yayınları, Türk tarihinin en karanlık sayfalarından birini oluşturuyor.

Düşününüz ki, bu aşağılayıcı muameleler daha Sevr Antlaşması imzalanmadan yapılıyor.

12 Şubat 1920’de Londra’da toplanan Konferansta Sevr antlaşmasının temel ögeleri ortaya çıktı.

Bir şey daha ortaya çıktı, Müttefiklerin, özellikle İngilizlerin Türklerle ilgili düşünceleri.

O Konferans sırasında İngiltere Başbakanı Lloyd George Türkleri,

“Bir insanlık kanseri, yönettikleri toprakların etine işlemiş bir yara “ olarak tanımlıyordu.

O’nun esas amacı Türkleri Anadolu’dan tümüyle geri püskürtmektir. Ama öbür büyük devletlerin

tutumu buna pek olanak vermiyor. İngiltere’de de Türklere karşı çok ileri gidilmemesi gerektiğini

düşünenler var. Bu nedenle Lloyd George kaygılıdır. Konferansta şöyle diyor:

“Bu belayı ve potansiyel dert kaynağını Avrupa’dan def etmek gibi büyük bir fırsatı şu anda

gerçekten kaçırıyor olabiliriz.”

Atatürk, İtilaf devletlerinin tutumunu nasıl değerlendirdiğini 1920 yılının 9 Ocak ve 5 Şubat günlerinde

komutanlara gönderdiği telgraflarda dile getiriyor. Atatürk şu görüşlere yer veriyor:

“…İtilaf devletleri Türkiye içinde ayrılık ve iç çatışmalar çıkartılarak Kuvai Milliye’yi dağıtmaya

çalışmaktadırlar. Kendi arzularını yerine getirecek zayıf hükümetler istemektedirler.”

İşte Atatürk bu değerlendirmesiyle en önemli noktaya parmak basmıştır. Yabancı devletler Türkiye’de

kendi çıkarlarına hizmet edecek zayıf hükümetlerin iş başına gelmesi istemektedirler. Acaba bu görüş

yalnızca o günün koşulları içinde geçerli olan bir değerlendirme sayılabilir miydi? Büyük devletler,

özellikle kendi siyasal ve ekonomik çıkarlarının önem taşıdığı stratejik bölgelerde kendilerine

hizmet edecek hükümetleri işbaşında görmek isterler.

Bir şeyi daha anımsamamız gerek. Sevr Antlaşması’ndan sonraki dönemde Ankara Hükümeti

bir yandan Kurtuluş Savaşı’nı yürütürken bir yandan da Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde

diplomatik görüşmeler yapıyordu.

Müttefikler, Türklerin savaş alanında sağladıkları başarıları görünce Sevr’i onaylatamayacaklarını

anlamışlardı. Londra’da düzenlenen bir toplantıda Sevr’in biraz daha yumuşatılmış bir biçimini

kabul ettirmeye çalıştılar. Ankara Hükümeti’nin bunu kabul etmesi söz konusu bile olamazdı.

Misak-ı Milli’den geri adım atılamazdı.

İşte bu müzakereler yapılırken Vahdettim bir yandan Anadolu’da milli mücadeleyi yürüten askerlerimizin

gücünü kırmak için onlarla savaşmak üzere birlikler gönderiyor, çeteleri kışkırtıyor, yani bugünkü deyimiyle asimetrik savaş yapıyor, bir yandan da İstanbul’daki İngiliz Büyükelçisiyle gizli görüşmeler

yaparak, tahtını korumak için İngilizlere her türlü ödünü vermeye hazır olduğunu söylüyordu.

Milli mücadelenin komutanları bir yandan düşmanla mücadele ederken bir yandan da

Ankara Hükümeti’ne karşı ayaklanan, Padişahın kışkırttığı silahlı unsurlarla savaşıyorlardı.

Bugün Türk Silahlı Kuvvetlerine yönelik yıpratma taktiklerine baktığımızda, aklımıza o zaman da

Orduyu etkisiz kılmak için yapılan girişimler gelmiyor mu?

Sevr Antlaşması’nın imzalanması sırasında ve sonrasında dile getirilen önemli konulardan biri de

Ermeni sorunuydu.

Ermeni soykırımı iddiaları konusunda Atatürk’ün düşüncesi neydi?

Atatürk şunu söylüyordu:

Şüphe etmemek gerekir ki, Ermeni soykırım konusundaki sözler gerçeğe uygun değildi.

Aksine Güney bölgelerinde yabancı kuvvetler tarafından silahlandırılan Ermeniler,

gördükleri koruyuculuktan cesaret alarak bulundukları yerlerdeki Müslümanlara

saldırmaktaydılar. İntikam düşüncesiyle her yerde insafsız bir şekilde öldürme ve yok etme

siyaseti gütmekteydiler...Yabancı kuvvetlerle birleşen Ermeniler, Maraş gibi eski bir

Müslüman şehrini yok etmişlerdi. Binlerce çaresiz ve suçsuz ana ve çocukları işkenceyle

öldürmüşlerdi. Tarihte bir benzeri görülmemiş bu vahşeti yapan

Ermenilerdi. Müslümanlar yalnızca namuslarını ve canlarını korumak için karşı

koymuş ve kendilerini savunmuşlardı.”

Atatürk Büyük Nutuk’unda Ermeni konusunu böyle değerlendiriyordu.

Atatürk böyle düşünüyordu ama o tarihlerde başka türlü düşünenler da vardı. Sevr’den sonra yapılan

çeşitli milletlerarası toplantılarda Doğu’da Ermenilere bir yurt verilmesi öneriliyordu.

Lord Curzon da Lozan’da buna benzer sözler söylüyor, Ermenilerin savaş yıllarında uğradığı zulümden

sözediyor ve Sovyet Errmenistan’ının oraya sığınan bütün Ermenileri barındıramayacağını ifade ediyordu.

Tabii İsmet Paşa’dan da gerekli yanıtı alıyordu. İsmet Paşa o yıllarda Ermenilerin masum insanlara ve

devlete karşı yaptığı saldırıları anlatıyor ve Yeni Türkiye Devletinin onlara özel ayrıcalıklar vermeyeceğini,

Misakı milli sınırlarından özveride bulunmayacağını açık bir dille ifade ediyordu. Nitekim Ermeniler

Lozan’da beklediklerini alamadılar ama heveslerini bugüne dek korudular.

Ne yazık ki, bu gibi olayların yaşanmasına rağmen, eskiden olduğu gibi bugün de Türkler sürekli olarak

Ermenilere soykırım yapmakla suçlanmakta ve azınlıklar konusu sürekli Türkiye’nin başında

Demokles’in kılıcı gibi sallandırılmaktadır.

Atatürk dönemi gibi Türkiye’nin güçlü olduğu dönemlerde seslerini çıkartamayanlar,

Türkiye’de zayıf idarecilerin bulunduğuna kanaat getirdiklerinde bu gibi iddiaları Türkiye’yi suçlamak için

bahane yapmakta, hatta soykırım iddialarının aksini söyleyenleri cezalandıracak yasalar çıkartmaktadır.

Avrupa Birliği’nin bu konuda hazırladığı Çerçeve Anlaşma, bu yılın (2010) Kasım ayında yürürlüğe girecek

ve BM Soykırımla Mücadele Sözleşmesi’nin hükümlerinin aksine, ulusal mahkemelerin soykırım

konusunda karar vermelerine olanak sağlayacak ve o mahkemelerin soykırım olarak kabul ettikleri

olayları yadsıyanlar 1 ile 3 yıl hapis cezasına çarptırılacaklar. Bunu, Türkiye’yi baskı altına almak isteyen

çevrelerin bir marifeti gibi görmemek mümkün müdür?

Sevr Antlaşması’nın imzalanmasından önceki aylarda yaşanan kimi gelişmeleri biraz önce özetledik. O sıralarda Mustafa Kemal Atatürk milli mücadeleyi başlatıyor ve Kurtuluş Savaşı’nın hazırlıklarını

yapıyordu. Daha Milli Mücadele’nin başlangıcında 23 Nisan 1920’de Ankara’da Büyük Millet Meclisi

kuruldu. Savaş, Meclis’in yönetiminde ve halk adına yapılacaktı.

TBMM’nin açılışından dört gün sonra, 24 Nisan 1920’de Müttefik ülkeler San Remo’da toplanarak

savaşın yenilenlerine kabul ettirecekleri koşulları kararlaştırıyorlardı.

Ondan birkaç gün sonra, 11 Mayıs 1920’de Barış anlaşmasının taslağı, Paris’te Tevfik Paşa’nın

başkanlığındaki Osmanlı kuruluna veriliyor.

Tevfik Paşa İstanbul Hükümetine gönderdiği telgrafta bu koşulların yalnız Osmanlı Devleti’nin

bağımsızlığını değil, devlet olma niteliğini de ortadan kaldırdığını bildiriyordu.

Osmanlı kurulu karşı görüşlerini ve istemlerini dile getiriyor ama dinleyen kim?

Sevr Antlaşması’nın imzalanmasından önce Müttefikler son bir toplantı daha yaptılar.

Belçika’nın Spa kentinde yapılan bu toplantıda Osmanlı İmparatorluğu’nun görüşlerine verilecek yanıt

bir muhtıra biçimine getirilerek İstanbul Hükümeti’ne gönderildi. 16 Temmuz 1920 tarihini taşıyan

bu muhtıranın metni de Clemenceau ve Lloyd George’un Türkleri küçültücü, aşağılayıcı sözlerinden

faklı değildi. Muhtırada özetle şunlar dile getiriliyordu:

“…Türkiye, bütün milletlerin özgürlüğüne karşı düzenlenen bir suikasta kendi arzusuyla katılmıştır…

Türkiye böylece dostlarına ihanet etmiştir… Müttefikler Türklerin öbür milletler üzerindeki

egemenliklerine son verme zamanının geldiğini görmektedirler. Türkiye’nin Bulgaristan’da,

Makedonya’da ve Ermenistan’da yaptığı zalimane hareketler insanlık vicdanını sarsmış ve

isyan ettirmiştir. 1914 yılından beri Osmanlı Hükümetleri bir isyan bahanesiyle 800,000 Ermeni’yi

katletmiş, 200,000’den çok Rum’u ve 200,000 Ermeni’yi sürgüne göndermişlerdir. ..Bu nedenlerle

Müttefikler Türk ırkından olmayan çoğunlukların bulundukları bütün toprakları Türk

boyunduruğundan kurtarmaya azmetmişleridir… Boğazlar konusunda Müttefikler, Türk Hükümeti

tarafından uygarlık davasına karşı yapılacak yeni bir ihaneti önlemek için gerekli önlemleri almaktan

çekinmeyeceklerdir… Türkler bu anlaşmayı imzalamadıkları takdirde Müttefiklerin onları sonsuza dek

Avrupa dışına atmaları olasılığı vardır.”

İşte bu ağır ifadeleri içeren muhtıra, bir Notaya ekli olarak İstanbul Hükümeti’ne verilmiştir.

Notada “amansız ebedi düşmanlar haline gelmiş olan geleneksel dostlardan” söz edilerek

müttefik ülkelerin ileride de Türkleri daima düşman olarak görecekleri görüşüne yer verilmekteydi.

Diplomasi tarihinde “ebedi düşman” deyiminin kullanıldığını hatırlayan yok.

Türkiye en geç 10 gün içinde Barış antlaşmasının koşularını kabul etmeliydi.

Damat Ferit, daha 10 gün geçmesini bile beklemeden, 20 Temmuz’da (1920) Padişaha görüşünü bildirdi:

Antlaşma olduğu gibi kabul edilmelidir.

Padişah bir de danışmanlar kurulundan görüş sordu. Emekli General Ali Rıza Paşa dışında,

bütün danışmanlar Damat Ferit’in görüşündeydi. Antlaşma’nın kabulünden başka çare yoktur.

Spa Konferansı kararlarının duyulması üzerine, Türkiye Büyük Millet Meclisi gizli bir toplantı yaparak

“Misak-ı Milli sınırları içindeki milleti ve vatanı kurtarmak için” ant içti.

10 Ağustos 1920 günü Müttefikler Paris yakınlarındaki Sevr Şatosunda Osmanlı Temsilcileriyle

bir araya gelerek Sevr Antlaşması’nı imzaladılar. Antlaşmayı Osmanlı İmparatorluğu adına

İsviçre Büyükelçisi, şair Rıza Tevfik imzaladı. Antlaşma 600 yıllık Osmanlı İmparatorluğu’nu fiilen sona erdiriyordu. Yüzyıllardan beri Osmanlıların

elinde bulunan üç kıtaya yayılmış geniş topraklar, üzerindeki nüfusla birlikte imparatorluktan ayrılıyordu.

Türklere Anadolu’da küçük bir parça bırakılıyordu. İtalyanlar Antalya yöresinde, Fransızlar, Adana-Maraş

bölgesinde geniş topraklar elde ediyorlardı. Başta Mezopotamya olmak üzere, petrol alanları İngiliz

mandasına bırakılıyordu. İzmir Yunanlıların denetimine bırakılıyordu ama beş yıl sonra orada

halkoyuna başvurulacaktı. Yani bu bölge resmen Yunan egemenliğine geçirilebilecekti. Boğazlar üzerinde

Osmanlıların hiçbir söz hakkı kalmıyordu. İstanbul kağıt üzerinde Osmanlı İmparatorluğu’nun başkenti

olarak kalacak, Padişahın orada oturmasına izin verilecekti ama eğer azınlıklara hakları fiilen verilmezse

bu hüküm değiştirilebilir, İstanbul da Osmanlıların elinden alınabilirdi.

Ayrıca:

• Doğu Trakya Yunanistan’a bırakılıyordu. Ermenistan bağımsız bir devlet oluyordu.

Ø Kürtlere özerklik veriliyor, onların yaşadığı bölgenin de daha sonra bağımsız bir devlet

olmasının koşulları hazırlanıyordu. Sevr’de Kürtlere de otonomi verileceğinden söz ediliyordu.

Fırat’ın doğusunda, Ermenistan, İran ve Suriye arasındaki topraklar için Müttefik ülkeler

temsilcilerinden oluşan bir komisyon, bir özerklik tasarısı hazırlayacaktı. Sevr Antlaşması’na göre,

Antlaşma’nın bağıtlanmasından sonra bu bölgede yaşayan Kürt asıllılar Milletler Cemiyeti’ne

başvurarak Kürtlerin çoğunluğunun Türkiye’den ayrı, bağımsız bir devlet kurmayı arzu

ettiklerini ispat ederlerse ve Milletler Cemiyeti de bunu kabul ederse, Türkiye bu topraklardaki

bütün haklarından vazgeçecektir. Sevr Antlaşmasının 62, 63 ve 64. maddeleri bu konuyu

düzenleyen ayrıntılı hükümler içeriyor. Sevr Antlaşması’na göre Harput, Dersim, Hakkari, Siirt

ve Diyarbakır bu bölgenin içinde kalıyor. Bu arada Ermenistan’la Kürdistan arasındaki sınırın

nereden geçeceğini ABD Başkanı’nın tayin edeceği belirtiliyor.

• Savaş sırasında kaldırılan kapitülasyonlar yeniden tesis edilecekti.

• İngiliz, Fransız ve İtalyan temsilcilerinden oluşturulacak bir Maliye Komisyonu devletin bütçesini

 yönetecekti. Yani ekonomiye bütünüyle el koyacaktı.

• Antlaşma’nın 206. maddesine göre Müttefikler, ülkenin istedikleri bölgesine el koyabileceklerdi.

• Antlaşmanın 149. maddesine göre azınlıkların dinsel özerkliği kabul ediliyordu.

• 151. madde Büyük devletlerin azınlıklar konusunda Milletler Cemiyeti’ne danışarak alacağı

bütün kararlara uymayı Osmanlı İmparatorluğu peşin olarak kabul ediyordu. Daha sonra imzalanacak

Lozan’ın 45. maddesinde, Batı Trakya’daki Türk kökenlilerin Türkiye’deki Rumlarla de aynı haklara

sahip olacakları yolunda yer alana benzer bir ifade, Sevr antlaşmasında yoktu.

İşte Osmanlı kuruluna verine metinde bu hükümler yer alıyordu.

Sevr Antlaşması’nda İstanbul’daki Rum Patrikhanesi’nin de yetkileri genişletilmekte,

Patrikhane’nin yönettiği okul ve yetimhaneler üzerinde devletin sahip olduğu denetim yetkisi

kaldırılmaktaydı. Bugün Patrikhane’nin savunduğu ve Batı ülkelerinin ve Avrupa Parlamentosu gibi

kuruluşların Türkiye’ye bir dayatma biçiminde gündeme getirdikleri Heybeliada Ruhban Okuluyla

ilgili istemleri değerlendirirken; geçmişteki bu deneyimleri unutmak olanaklı mı?

Kendilerine yıllardan beri şu söyleniyor:

Türk Anayasasına göre dini ve askeri nitelikte özel okul açılması olanaklı değildir.

Müslümanlar için de Müslüman olmayanlar için de bu kural geçerlidir. Bu durumda Ortodoks din adamı

yetiştirilmesi için, İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesine bağlı bir bölüm açılabilir. Hayır, bunu kabul etmiyorlar. Çünkü amaç yalnızca bir dini yüksekokul açmak değil, bunun Patrikhane’ye bağlanmasıdır.

Onlara bu hak tanınırsa, kimi tarikatların özel yüksek dini okul açmaları nasıl engellenebilecektir?

Bunu düşünen yoktur. Bu Türkiye’nin sorunudur.

Özetle Osmanlı İmparatorluğu’nun bu Antlaşma’nın hükümlerinde herhangi bir değişiklik yapmasına

izin verilmedi.

Sonunda Sultan Vahdettin işte böyle bir Anlaşmayı kabul etmek zorunda kaldı.

Sevr Antlaşması 10 Ağustos 1920’de imzalandı.

Osmanlılar açısında yüz kızartıcı olan bu antlaşmanın uygulanabileceğine acaba müttefikler inanıyorlar

mıydı? Ortada ciddi bir sorun vardı. Antlaşmanın parlamentolar tarafından onaylanması gerekiyordu.

Oysa İstanbul’daki Mebusan Meclisi feshedilmişti. Ankara’daki Büyük Millet Meclisi’ne böyle bir

antlaşmayı kabul ettirebilmek akla aykırıydı. Müttefiklerin askeri temsilcileri, Anadolu’daki

kurtuluş hareketinin giderek güç kazandığını ve Atatürk’le arkadaşlarının dize getirilmesinin

olanaklı olamayacağını görüyorlardı.

Ünlü Fransız Generali Foch, Sevr Antlaşması’nın uygulanmasını sağlamak için en az 27 tümen askere

gerek bulunduğu görüşünü dile getirmişti. Bu durumda müttefikler Padişaha Ankara’yla uzlaşmaya

varabilecek yeni bir hükümetin kurulmasını önerdiler. Damat Ferit hemen istifa etti ve yurt dışına gitti.

Karlsbat’ta dinlenmeye ihtiyacı vardı!

1. Dünya Savaşının sonunda Türkiye’yi Anadolu’dan dışlayarak dünyanın bu hassas coğrafyasını

kendi nüfuz bölgesi haline getirmek isteyenlerin unuttukları bir şey daha vardı. Onların Ermenilerin

ve Kürtlerin hamiliğini üstleneceğini zannettikleri Amerika’da iç sorunlar yaşanıyordu.

Başkan Wilson Kongre’ye her istediğini yaptıracak durumda değildi. İç politika gelişmeleri nedeniyle

Amerika Avrupa’ya ilgisini azalttı. Artık Ermenistan üzerinde Amerikan mandası düşüncesi unutulmuştu.

Esasen Cumhuriyetçi Partinin 1920’de yaptığı Ulusal Kongrede de Amerika’nın Ermenistan üzerinde

manda yönetimi kurma önerisi kabul edilmedi. Hem Cumhuriyetçilerin hem de Demokratların

Amerika’nın İstanbul veya Ermenistan üzerinde yönetim sorumluluğu üstlenmesine karşı oldukları

anlaşılmıştı. Kongre’de Ünlü politikacılardan Henry Cabot Lodge, “Amerika’nın bütün ülkelerin

toprak bütünlüğünü ve bağımsızlığını koruma yükümlülüğünden..” söz ediyordu. Amerikan Senatosu,

daha sonra, 19 Kasım 1920’de Amerika’nın Milletler Cemiyeti’ne üye olmasını da reddetti ve

Orta Doğuda etkin bir rol oynamasını da kabul etmedi.

Bu arada İtalyanların Anadolu topraklarına ilgisi de azalmıştı. İş başındaki Orlando Hükümeti düştü,

O’nun yerine gelen Başbakan Nitti’nin Anadolu ile uğraşacak hali yoktu. O, İtalya’nın iç sorunlarına

öncelik verdi. Fransa’da da yeni düşünceler ortaya çıktı. Fransız bankerler her şeyden önce

Osmanlı İmparatorluğu’ndan alacaklarını tahsil etme peşine düşmüşlerdi. Osmanlı borçlarının % 60’ı

Fransa’yaydı. İmparatorluk parçalanırsa bu borçlar nasıl ödenecekti? Fransız Bankerlerin baskısı

Başbakan Clemenceau üzerinde etkili olmaya başladı. Bu arada Clemenceau Lloyd George’un kendisini

aldattığından yakınıyor, Lloyd George da Başkan Wilson Ermenistan’da manda yönetimi kurmaktan

vazgeçtiği için rahatsızlık duyuyordu.

Bugün Ermenistan’da Sevr hayaliyle yaşayanlar az değildir. Merak edenler Ermenistan bağımsızlık

bildirgesine bakabilirler. O belgede bugünkü Ermenistan’dan Doğu Ermenistan olarak söz ediliyor.

Peki, Batı Ermenistan neresi? Türkiye’nin doğusundaki topraklarından başka neresi olabilir?

Ermenistan’ın temel yasalarındaki belgelere bakmak gerek. Ayrıca bazı Ermeni siyasetçileri de

çeşitli konuşmalarında içlerindeki Sevr özlemini gizlemiyorlar.

Kuzey Irak’ta da Sevr Antlaşmasın’nın Kürtlere öz yönetim hakkı verdiğinden, ancak uluslararası politikanın bir sonucu olarak bunun önlendiğinden bahsediliyor. 19 Nisan 2004 tarihli ve

Irak’ın Kürdistan Bölgesi Anayasası başlıklı belgenin başlangıç bölümünde de Sevr Antlaşması’ndan

söz ediliyor ve uluslararası çıkarların Kürtleri bu Antlaşmadaki haklarından mahrum ettiği söyleniyor.

Güney Kürdistan’ın 1925’te Irak devletine bağlanması eleştiriliyor.Zaman zaman Batı gazetelerinde yer alan hayali Kürdistan haritası, esas olarak Sevr’den esinlenen

bir haritadır. şin gerçeği şudur :

Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde olduğu gibi, Türkiye’nin zayıf, dış baskılara açık,

gücünü ortaya koyacak iradeden yoksun olduğuna inanılan dönemlerinde böyle hayallerle,

hatta istemlerle ortaya çıkanlar olacaktır. Ama Türk Ulusu her zaman böyle hayaller besleyenleri

etkisiz kılacak güce sahip olacaktır. Yeter ki, ülkeyi tehdit eden tehlikeler zamanında görülüp

teşhis edilsin ve gerekli önlemler cesaret ve kararlılıkla alınsın.

İşte Atatürk’ün önderliğinde zaferle sonuçlandırılan milli mücadeleyi ve daha sonra 24 Temmuz 1923’te

imzalanan Lozan Barış Antlaşması’nı değerlendirirken Türklerin canları pahasına yırtıp atarak

tarihin çöplüğüne gönderdikleri Sevr Antlaşması’nı sürekli hatırda tutmakta yarar var.

Cumhuriyetimizi kuranların ülkemizi nelerden kurtardıkları bilinmeden milli mücadelenin de,

Lozan’ın da değeri tam olarak anlaşılamaz.

Atatürk’ün Lozan antlaşmasıyla ilgili sözleri,

Türkiye’nin Sevr Antlaşması’nı yırtarak nasıl bir badireden kurtulduğunu gösteriyor:

“Lozan Barış Antlaşması Türk ulusuna karşı yıllardan beri hazırlanmış ve Sevr Antlaşmasıyla

tamamlandığı sanılmış büyük bir suikastın sonuçsuz kaldığını gösteren bir belgedir.

Osmanlı tarihinde benzeri görülmemiş bir siyasi zafer eseridir.”

Şimdi Lozana geçelim..

Lozan Barış antlaşmasının başlangıç tarihi 20 mart  1922 dir. Antlaşmanın imzalanma tarihi ise 24 temmuz 1923 tür.Türkiyeden Temsilciler, Başkan İsmet İnönü, Rıza Nur , Hasan Sonka ve delegeler ..

Barış konferansının yeri konusunda Mustafa kemal , İzmir i teklif ettiyse de kabul edilmemiş , konferansın tarafsız bir ülke olan İsviçre nin Lozan şehrinde yapılması uygun bulunmuştur.TBMM saltanatı kaldırarak bu konferansa tek heyetle katılmıştır. TBMM hükümeti temsilci olarak Mudanya Ateşkes Antlaşmasındaki başarısından dolayı , İsmet Paşa başkanlığında yukarıda belirttiğimiz Heyeti göndermiştir.TBMM , Türk Heyetinin Ermeni sorunu ve kapitülasyonlar konusunda taviz vermemesini istemiştir.

Türk tarafı , konferansı , Türk Yunan Savaşı nın bir sonucu olarak değil  bütün  bir doğu sorununu çözebileceği bir antlaşma olarak görmüştür. Taraflar arasında Boğazlar , dış borçlar , savaş tazminatı , Musul Meselesi ve akapitülasyonlar konusunda anlaşmaya varılmadığından Lozan Görüşmeleri kesintiye uğramıştır. 23 Nisan 1923 te toplanan ikinci görüşme  sonucunda antlaşma imzalanmıştır.

Suriye sınırı Fransızlarla yapılan 1921 Ankara Antlaşması na göre belirlenmiştir.

Irak Sınırı , İngilizlerle TBMM Hükümeti arasında barıştan sonraki dokuz ay içerisinde yapılacak ikili görüşmelerle belirlenmesi kararlaştırılmıştır.

Yunan sınırı Mudanya  Ateşkes Antlaşmasında belirlendiği üzere Meriç Nehri sınır kabul edilmiş.Karaağaç , savaş tazminatı olarak Türkiyeye bırakılmıştır.

Gökçeada ve Bozcaada dışındaki Ege Adalarının Yunanistana  verilmesi kabul edilmiştir.

on iki ada ve meis adası italyaya verilmiştir.

Türkiye sınırları içinde bulunan bütün azınlıklar Türk kabul edilerek Batılıların içişlerimize karışmasının önü kapatılmıştır.

Nüfüs Mübadelesi yapılması kararlaştırılmış, Yurt dışında bulunan Türklerin vatana dönmeleri kararlaştırılmıştır.

Ermenistan Devletine yönelik emperyal istek Türk Delegesinin kararlı duruşu sonucunda iptal edilmiştir.

Yabanci okulların sevk ve idaresi Tamamen Türkiye Hükümetinin sevk ve idaresinin emrine geçmiştir. ( Bu arada osmanlıda , mesela sadece 2. Abdülhamid döneminde yüzlerce yabancı ve azınlık okulu olduğunu ve bunların sevk ve idaresinde Osmanlının insiyatifinin bulunmadığını ve bu okulların özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu illerinde emperyalizmin hizmetinde propaganda çalışmaları yaptıklarını hatırlatmak isterz.)

Kapitülasyonlar kesin olarak kaldırılmıştır.

Patrikhanenin Türkiyede kalması kabul edilmiş ama patrikhanenin ekümenlik yetkileri elinden alınmıştır.

Borçlar idaresi yani Duyun-i Umumiye kaldırılmıştır.Borçlar Osmanlı devletinden ayrılan ülkeler arasında paylaştırılmıştır.

Boğazlar başkanı Türk Olan Komisyonun gözetimine bırakılmıştır.

Boğazların her iki yanında belirlenmiş alanın silahsızlandırılması kararlaştırılmıştır.

Türkiye savaş veya başka olağanüstü durulardaboğazlardaki silahsız ve askersiz bölgeye silah ve  asker gönderebilecektir.

savaş ve barış zamanlarında boğazlardan  savaş gemilerinin geçişi insiyatifin Türkiye devletinin elinde bulunduğu bazı esaslara bağlanmıştır.

Bu antlaşmayla  dünyanın emperyal güçleri Türkiye Cumhuriyetinin varlığını resmen kabul etmişlerdir.Osmanlı Devleti yerine ulusçu tezlere dayalı yeni bir devlet doğmuş ve bu devlet dünyaca kabul edilmiştir.Askeri zaferler siyasal bir zaferle taçlandırılmıştır.

Mısak - m,illi büyük ölçüde  gerçekleştirilmiş ve serv antlaşmasının geçersizliği ispatlanmış ve ister istemez kabul ettirilmiştir.

Osmanlı Devletinden kalma sorunlar çözülmüştür.

Sömürge durumunda olan  milletlere bu anlaşma ile kazanılan zafer çok güzel bir örnek teşkil etmiştir.

Azınlıklar üzerinden Batılı Emperyalist Güçlerin iç işlerimize karışmasının önüne geçilmiştir.

Türkiyenin bu antlaşmadan zaferle çıkması 1. Dünya savaşında bir ilktir. Başka antlaşmalarda hep  İtilaf Devletlerinin lehine sonuçlanmıştır.

Bu antlaşma sonucunda İtilaf Devletlerinin İşgal Gücü olan  unsurlar 6 ay içinde istanbulu boşalttılar.

Bu antlaşa ,ile Batının Emperyalist Projesi olan ŞARK POLİTİKASI iflas etmiştir.

Bu antlaşmanın delegelerinden Biri de Rize Pazarlı Muhtar Çilli dir. Bu antlaşma sırasında İsmet İnönü Müthiş bir performans göstermiş Ufak tefek yapısından dolayı önceden hafife alınan İsmet inönünün hak arama sürecinde inanılmaz hırçınlığı, defalarca masayı yumruklaması ve tavizsizliği  sonucunda İsmet İnönü bazı Batıl delegeler tarafından Cengiz Hana benzetilmiştir.( Malum olduğu üzere Cengiz Han ufak tefek bir cüsseye sahip olmasına rağmen hırçınlığı ile meşhurdu.)

Bunca Mücadeleye rağmen pek çok iftira gırla gitmektedir. Bu iftiralardan biri de madenlerimizi Lozanda alınan karar doğrultusunda işletemediğimiz yalanıdır. Batının koca ŞARK PROJEİSİNİ çökerten, azınlıkların emperyal mazeret olmasını engelleyen bu anlaşma kalkacak madenlerimizi işletemeyeceğimize onay verecek öyle mi? ayıptır, utanınız.. Hangi maddede bu var denince topu taca atanların tipik tavrı sergilenerek gizli maddelerden birinde var deniyor. Peki bir allah kulu çıkıp neden sormaz, gizli maddede bu varsa sizler nereden biliyorsunuz diye...

Madenlerin işletilmesi yasağı şöyledursun, MTA kurulmuş, pek çok yerde maden çalışması yapılmıştır. Batman , Raman bu örnekler arasındadır.

Peki her şey Mısak-ı Milliye göre mi çözülmüştür? elbette ki hayır.. Ama bunlar kabul edilirken bu milleti temsil edenlerin içlerinin nasıl kan ağladığını tahmin etmek zor değildir.Musul, Hatay , Boğazlar , Adalar , ertelenmiş kavga konuları olarak her zaman Mustafa Kemal Atatürk ve aradaşlarının ajandalarında bulunmuş ve yeri ve zamanı geldikçe bunlar çözülmüştür.

Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşlarını bu konularda suçlayanlar , bu cumhuriyetin kendi küllerinden kendini yaratan anka olduğunu sanırım unutuyorlar. Osmanlıdanbakiye kalan sıfırdı. Hatta sıfırı bırakalım eksilerdeydik. Bu yokluklar içinde dünyaya kendimizi kabul ettirdik. Ve pek çok sorunu çözdük. Diğerleri de zaman süreci içinde( örneğin Hatay sorunu gibi) çözülmüştür. şark projesiniflas ettirmemiz alkışlanacağına , Lozan üzerinden eleştiri getirenler, emperyalizmin kuklası olan azınlıkların ağzını kullanabilmekte ve ermeni faşizminin yanında yer alabilmektedirler.

Bütün bunlar Meselenin üzüm yemek değil bağcıyı dövmek olduğunu açıkça göstermektedir. Ama Mustafa Kemal in Kurduğu bu milletle el ele , gönül gönüle, nice mücadeleler vererek , bedeller ödeyerek kurduğu bu cumhuriyet öyle kolay yıkılmayacak ve öyle emperyal işbirlikçilerine teslim edilmeyecektir. Bu böyle biline...

  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
ÜYE İŞLEMLERİ
Tüm Hakları Saklıdır © 2000 Pazar 53 | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 532 474 76 40