1. YAZARLAR

  2. D. Ali TAŞÇI

  3. SECDE DEVLETİ: NAMAZ
D. Ali TAŞÇI

D. Ali TAŞÇI

Yazarın Tüm Yazıları >

SECDE DEVLETİ: NAMAZ

A+A-

 

            Milli Eğitim Bakanlığı’nın açmış olduğu sınavı kazanarak, yurt dışında Türkçe öğretmeni olarak görevlendirildiğimde büyük bir bocalama yaşamıştım: “Ben namazdan uzak, dini ve dili ayrı bir memlekete gidiyorum; acaba oralarda ne yapabilirim veya neleri yapamam?” diye birçok soru beynimi işgal etmişti. Bunların içinde bana göre en önemli bulduğum problemim şu idi:

            “Ben diyar-ı küfürde namazımı kılabilecek miydim?”

            Bu sorumun cevabını bulmam için hadis kitaplarını karıştırmaya başladım; okudukça okudum. Bir hadis-i şerifle karşılaştım. Sahabelerden birisi gelip Peygamberimiz’e (aleyhisselam) şöyle diyordu: “Ya Resulallah, ben diyar-ı küfre gidiyorum, bana ne tavsiye edersiniz?”

            Tam da benim soracak olduğum soruyu o Sahabi sormuştu. Çok heyecanlandım! Peygamberimiz’in (aleyhisselam) verecek olduğu cevabı merak ediyordum, heyecanla sayfayı kapattım ve düşüncelere daldım: Peygamberimiz (aleyhisselam) buna ne cevap verirse kabul edecek miydim? Onun emir ve yasakları çağları delip bugün de geçerlidir, diyoruz da kendi başımıza gelince başka türlü mü evriliyorduk?

            Evet, çağlar üstü kutlu mesajın dediklerini aynen uygulamalıyım, diye karar verdim ve elimle kapattığım sayfayı açtım. Cevap şöyleydi:

            “Ey filan! Sen orada secdeni çoğalt!”

            İnşirah, iç açılımı denen şey bu olsa gerek, diye düşündüm; çok sevinmiştim. Altı yıl kaldığım Fransa’da üzerimden hiç namaz geçmedi.

            Çocukluğumdan beri namaza karşı büyük bir sevgim vardı. Çocukluğumda babaannemle aynı yatağı paylaşmıştım. Dedem genç yaşında öldüğü için babaannem de genç yaşında dul kalmıştı. Çok içli ve hisli bir kadındı. Namaza karşı büyük bir iştiyakı ve sevgisi vardı. Yatma vakti geldiğinde beni yatağına yatırır, yanımda bazen gözyaşlarıyla yatsı namazını kılar ve sonra da “Şol cennetin ırmakları” ilahisiyle, zaman zaman da Ku’an’dan ayetler okuyarak beni uyuturdu. Rüyalarıma gümüş kanatlı kuşlar girerdi.

            Namazı, “Dinin direği” bildim. Onsuz Müslümanlığı hayal edemedim. Arkadaş seçimlerimde hep namazı önceledim. Namaz kılamayacak olduğum yerlere adım atmadım. Bu nedenle namazsızlar beni de aralarında görmek istemediler. Böylece kötülüklerin önü kesilmiş oluyordu.

            Bir gün yine hadis okumalarım esnasında şöyle bir hadis-i şerifle karşılaştım:

            “Sabah namazının iki rek’ât sünneti, dünya ve dünyadaki her şeyden daha hayırlıdır.” (Müslim, Müsafirin 97)

            Bu hadis beni çok düşündürmüştü; “dünya ve dünyanın içindekilerden hayırlı” ne demekti? “Statü, makam, mevki, kariyer; arsa, apartman, otomobil, uçak, belde…”den de mi hayırlıydı?  Hayat sonsuzluğa çıkıyordu. Oysa dünyada kalacak olduğumuz süre belliydi ve çok kısaydı. Dünya hep senin olsa bunun bir anlamı olabilir miydi? Ya sabah namazının iki re’kât sünneti? Onun tesiri sonsuzluğa çıkıyordu. Hiç sonsuz olanla fani olanlar kıyaslanabilir miydi?

            Kur’an okumalarım esnasında ne çok namaz ayetlerine rastladım! Müslüman demek, adeta namazla, secdeyle niteleniyordu. Ruhlarında bir secde devleti kuramayanların, dünya devletlerinin sinek kanadı kadar bir değeri olabilir miydi? İmanla küfür arasında namaz duruyordu.

            Cennettekiler, cehennemdekilere soracaklar:

            “Sizi şu yakıcı ateşe sokan nedir? Şöyle cevap verecekler: ‘Biz namaz kılanlardan değildik. Yoksulu doyurmazdık. Batıla dalanlarla beraber biz de dalardık ve Din (hesap) gününü yalan sayardık.’ ”(Müddesir, 42, 46)

            Ayette ne kadar açık olarak anlatılıyor, cehenneme girmenin baş nedenlerinden birisinin namaz kılmamak olduğunu. Ardından yoksulu doyurmayan, paylaşımcı olmayan cimriler, İslam’dan başka din seçip batıla dalanlar ve Din gününü yalan sayanlar ve böylece ateşi hak edenler…

            “Secde et ve yaklaş!” (Alâk, 19) diyor Allah. Secde eden, âlemleri yaratan Rabbine yaklaşır, etmeyen de O’ndan uzaklaşır.

            “… Kuşkusuz namaz hayâsızlıktan ve kötülükten alıkor…” (Ankebut, 45)

            Ensar’dan bir genç namazlarını daima Resulullah (aleyhisselam) ile birlikte kılardı, ama fuhşiyatları da işliyordu. Gencin durumu Peygamberimiz’e (aleyhisselam) anlatıldı. Peygamberimiz (aleyhisselam) “Namazı mutlaka ona engel olacaktır.” buyurdu. Çok geçmeden genç tevbe etti.

            Bazı insanlar şöyle de düşünüyor olabilirler: “Birçok namaz kılan var, ama her kötülüğü de işliyor!” Bunu nasıl izah edeceğiz?

            Evet, her namaz kılan iyi değildir, ama Allah katındaki bütün iyiler namaz kılar. Daha somut hale getirelim bu mantık önermesini: Beni her şoför İstanbul’dan Ankara’ya götüremez, ama beni İstanbul’dan Ankara’ya götürecek olan da mutlaka bir şofördür, şoför olmalıdır.

            Çocuklarımıza namazı sevdirmenin yolunun yaşayarak olduğuna bir delil olsun diye, yaşanmış bir olayı anlatmak istiyorum:

            Pakistanlı bir fizik bilgini olan Abdüsselam, 1979 yılında fizik dalında Nobel ödülü alır. 1985 yılında, bir konferans vermesi için onu özel uçakla alıp Sovyetler Birliği’ne götürüyorlar. Özel uçakta iki pilot, iki hostes ve bir de kendisi vardır. Bundan sonrasını kendisinden dinleyelim:

            “Uçakta öğle namazı vakti geldi. Benim de Müslüman olduğumu biliyorlar. Namaz kılmak istediğimi söyleyince, memnun oldular ve merak ettiler namazın nasıl bir ibadet olduğunu ve kılmamı söylediler. Ben de oturarak değil de ara koridora seccademi sererek iki rekât farzımı kılmaya başladım. Pilot kokpiti açıktı ve onlarla da konuşuyorduk. Namazımın ikinci re’kâtına kalktığımda, yaşlı olan pilotun ağlama sesini duydum. Merakım tavan yaptı ve selamı verdikten sonra yaşlı pilota dönerek; ‘Hayrola, niçin ağladınız?’ dedim. Bana verdiği cevapla dona kaldım:

            ‘Ben senin şu yaptığını görünce, Müslüman bir ana-babanın çocuğu olduğumu şimdi anladım!’ demez mi! Bu sefer meraktan çatlarcasına; ‘Niçin ve neden?’ dedim. Ağlamaklı sesle devam etti:

            ‘Ben üç veya dört yaşlarında bir çocuktum. Bir sabah vakti, annemle babam senin gibi yaparlarken, Stalin’in askerleri evimizin kapısını dipçiklerle kırarak içeri girdiler ve annem ve babam işte senin gibi yaparlarken, onları orada kurşuna dizdiler! Beni de alıp ‘Allahsızlar- kimsesizler’ okulunda pilot yetiştirdiler. Ama şimdi anlıyorum ki, ben Müslüman bir anne ve babanın çocuğuyum!’

            Sonuç: Pilot, Müslüman oluyor.

            Çocuklarımıza iyi bir örnek olunmadan salt ezber/bilgi ile onlara yaklaşmak, onları kendi kültür ve medeniyetimizle tanıştırmaya yetemeyecektir.

            Benim duam şudur: “Allah’ım! Neslimi kıyamet sabahına kadar imanlı ve musalli eyle!” AMİN!

            D. Ali TAŞÇI (dalitasci@hotmail.com) Twitter:@DAliTasci

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.