1. YAZARLAR

  2. D. Ali TAŞÇI

  3. ANANASI RİZE DAĞLARINDA YETİŞTİRMEYE KALKARSANIZ!..
D. Ali TAŞÇI

D. Ali TAŞÇI

Yazarın Tüm Yazıları >

ANANASI RİZE DAĞLARINDA YETİŞTİRMEYE KALKARSANIZ!..

A+A-

 

                Mevlâna bir gün odasında namaz kılarken biri içeri girmiş. Fakir ve muhtaç olduğunu söylemiş; fakat adam, Mevlâna’nın namazda adeta kendinden geçmiş olduğunu görünce, ayağının altındaki halıyı çekip almış ve odadan çıkıp gitmiş. Bu durumu öğrenen Mevlâna’nın müritlerinden biri, o şahsın arkasından koşmuş. O muhtaç adamı, bitpazarında halıyı satarken görmüş. Onu yakalayarak Mevlâna’nın huzuruna getirmiş.

            Mevlâna’nın bu durum karşısında sözleri şöyle olmuş:

            “ İhtiyacından ötürü bunu yapmıştır, ayıp değildir. Onu mazur gör. Ondan bu halıyı satın almak lazımdır.” (Ariflerin Menkıbeleri, Ahmet Eflaki)

            Bu anlayış merhamet yüklüdür, gelişen olayları çok boyutlu değerlendirme bilincidir. Medeniyetimizin her köşesinde bu ve buna benzer olaylar gerçekleşmiştir; çünkü medeniyetimizde insanı rencide edici davranışlardan kaçınmak vardır.

            Fakat biz bunları çocuklarımıza okutmaz, bu güzel insanları onlara tanıtmaz da, başka iklimlerdeki, başka uygarlıklardaki olayları çocuklarımızın önüne koyup okutursak, hem neslimizi kaybederiz, hem kişiliğimizi ve de (kalmışsa) medeniyetimizi.

            Liselerdeki konuşmalarımda bu konuyu zaman zaman gündeme getirir ve çocuklara sorarım: “Gençler, Mevlâna’yı okudunuz mu? Mesnevi’den bir kıssa/ hikâye anlatabilir misiniz.”

            Maalesef çoğu zaman cevap alamıyorum onlardan. Fakat onlara bir başka soru yöneltiyorum: “Sefiller’i okuyan var mıdır aranızda?” Çoğunluğun parmakları havaya kalkıyor.

            Fransız yazar Victor Hugo’nun “Sefiller” adlı romanında geçen olay ve verilmek istenen mesaj şudur:

            Bir hırsızlıktan dolayı kürek mahkümü olan ve 19 yılını hapishanede geçirdikten sonra serbest bırakılan Jan Valjan, şehirde onu kimse evine almayınca bir piskoposun evine sığınır. Beraber yemek yerler ve geceyi orada geçirir. Ama Jan Valjan sabah erkenden kalkar ve gümüş yemek takımları ile gümüş şamdanları çalar. Bir gün sonra yakalanır. Piskopos bunları ona kendisinin verdiğini söyler ve artık içindeki iyiliği bulmasının vaktinin geldiğini telkin eder.” Roman bu şekilde devam eder.

            Burada verilmek istenen asıl mesaj, papazın yüceltilmesi ve Hıristiyanlık propagandasıdır. Bu, orada çok normal bir şeydir; çünkü gerek Fransa ve gerek Avrupa hıristiyandır. Yazar da dininden nefret etmez, onu “en güzel” şekilde halkına duyurur. Bundan doğal bir şey de olamaz.

            Bir de bizim dünyamıza bakalım: Cumhuriyet tarihi içerisinde, bırakalım kendi medeniyetimizden parlak tabloları çocuklarımıza duyurmak, içinde namaz kılan bir kahramanın var olduğu bir roman yazılmış mıdır? Din adamları nasıl sunulmuştur? Daha sonraki yıllarda Yeşilçam filmleri bu erozyonun taşıyıcısı olmuştur. Kültür emperyalizmine teslim edilen ve fıtratlarından koparılan nesillerin, şimdi yönlerini bulmakta zorlanmalarından daha doğal ne olabilir?.

            O dönemler arasında yazılan ders kitaplarına ve anlayışa bir bakalım:

            “ Çarpıcı bir örnek olarak tarih ders kitapları alınabilir. Bu kitaplarda 1910’lu yıllarda kendisinden “Hazret-i Peygamber zîşan efendimiz” olarak bahsedilen İslâm peygamberi, 1920’lerde “Hazret-i Peygamber’e, 1930’larda ise yalnızca “Muhammed”e dönüşür. Artık ders kitaplarında tanrı dinlerin bir icadıdır, dinler insanların yaratımıdır. Muasır medeniyette insanların dinlerden medet ummasına gerek yoktur.

            1924’te haftada 2 saat olan ve 2.sınıftan başlayan din dersi, 1926’daki İlk Mektep Müfredatı Programı ile haftada 1 saate indirilir ve 3. Sınıftan başlatılır. Artık din eğitiminde kullanılan kitapların içeriği devrimlere bağlılıktan, ülke sevgisinden, cumhuriyet kanunlarına riayet etmekten… ve bunun gibi telifçi tezlerden bahsetmektedir. 1928’e kadar ilk ve ortaokullarda verilen din eğitimi, bu tarihte ortaokul müfredatından çıkarılır. 1933’te ise ilkokul müfredatından da çıkarılır. Din artık rejimin payandası kılınan haliyle bile sadece köy okullarında öğretilmektedir. 1938-39 öğretim yılında o da sonlandırılacak, Kemalist yorumlu din eğitimi ülke çapında nihayet bulacaktır.” (Onur Atalay, Türk’e Tapmak, s. 80, 6. Baskı, İletişim yayınları)

            “Geçmişte dindar oldukları bilinen zatlar, Hasan Ali’den (Yücel) Memduh Şevket’e (Esendal) kadar, artık “dindar gözükmemek için” ellerinden geleni yapıyorlardır.” (a.g.e S. 83)

            “Parti üst yönetimi üzerinde “din” konusunda ne kadar ağır bir baskı olduğunu anlatması açısından 1935’te Meclis’e giren ilk kadın vekillerden Fakihe Öymen’in İsmet İnönü dönemi hakkında hayıflanarak söyledikleri önemlidir: “Atatürk’ün yolunda yürümüş olsaydı, her şey başka türlü olacaktı. Atatürk öldükten sonra birçok dostlarımız var. İsmet Paşa zamanında oruç tutmaya kalktılar, İsmet Paşa zamanında namaz kılmaya kalktılar” (a.g.e S.83, dip not)

            Mevlâna, Yunus Emre, Süleyman Çelebi, Ahmet Yesevi, Attar, Hacı Arif Bey, Itri, Sinan… gibi medeniyet sütunlarından söz edilmez ve bu topraklarda boy vermeyen insanlar yüceltilir. Adeta ekvatorda yetişen ananas meyvesi alınır ve Rize’de yetiştirilmeye çalışılır!

            Uzun yıllardır bu denli fıtratlarıyla oynanan bir nesil, bugün daha farklı şeyler yapmıyorsa ona da şükür.

   D. ali TAŞÇI (dalitasci@hotmail.com) Twittwe:@DAlitasci

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.