1. YAZARLAR

  2. H. Basri CANCA

  3. KORONAVİRÜS VE DİJİTAL ÇAĞA GEÇİŞ
H. Basri CANCA

H. Basri CANCA

Yazarın Tüm Yazıları >

KORONAVİRÜS VE DİJİTAL ÇAĞA GEÇİŞ

A+A-

 

Gönlüne şüphe düştü mü yandın… Adın ister masum olsun isterse sakine, şüphe virüsü kundaklayınca seni, Kaos ‘un öfkeli bebeğine dönersin… İster masumiyetinle sükûn odasının mahsun’u ol, istersen eşkıyası fark etmez…  Zaman ilerledikçe, ön yargı mahkemelerinde şüphe yargıçlarına ifade vermekten kendini kurtaramazsın. İradeni kaybeder, hayat fırtınasının hortumunda döne döne savrulur gidersin…

Kaos böyle bir şey işte… Ya da yaşlandıkça kendi bitini yemeye başlayan, mevsimin döngüsü ile sertleşen rüzgârdan ürken canavar gibi…

Hayalet atlıları ile yarışa girip, zorlu yollarda nal düşürmek istemem ama yine de anlak alır[1] dünyanın sembolik ifadelerinden bahsetmeden edemeyeceğim…  Durum ortada… Zamanının karşı konulamaz gücüne sahip olan Nemrut’un burnuna kaçan sinek gibi, kapitalist sistemin içine sızan bir virüs, sistemin karakterini tanınmayacak hale getirdi… Karakteri değiştikçe benliği de değişen canavar, ağzından çıkardığı ateşten daha şiddetlisini ters yönden çıkarmaya başladı…

Kim ne derse desin batı medeniyeti, bireysel veya toplumsal olarak bu sistem canavarının önemli organlarını oluşturuyor… Bu canavarın temel ihtiyaçları kısmında olan milletler de bilinmeyecek kadar gizemli değil. Medeniyeti besleyen, barındıran, koruyan ve genlerini geleceğe taşıyan cinsellik gibi ihtiyaç merkezini oluştururken, devletler seviyesinde sindirim, dolaşım ve boşaltım sistemi işlevini gören kısmında yer alanlar da var…  

Şimdiye kadar yediklerini sindirirken gübresiyle beslediği bostan kurumaya, sistemin kendisi de ishal olmaya başladı. Sistemin gübresinden beslenen parazitler de beslenemiyor bitkiler de… Gün geçtikçe büyüyen sindirim sorunları karşısında iş obezleşmeyi de aşmış durumda… Boşaltım sisteminin parazitleri bağışıklık kazanmaya, sistemi sarmaya başladı. Artık sistem canavarının beyni de sulanmaya başlamış olmalı ki tek dişi kaldığını fark edemiyor. Dişleri de eskisi gibi öğütemiyor. Yaşlı bir goril gibi tembel tembel güneşlenmeye, bitlerini ayıklamaya başladı bile… Hazmedemedikleri dokunmaya, karnı da şişmeye başladı…

Sistem dışında tutulan aslanın attığı pençe birçok suratta iz bırakmış… Yediği tokadın parmak izlerini saklamaya çalışsa da ağzında tek kalan dişini yuttuğu da ortada… Yuttuğu dişi sindiremeyince, karnı horuldamaya, şişkinlik yapmaya başladı… Artık canavar her kükreyişinde kendini tutamıyor, olmadık yerlerde yellenmeye başladı. Kendi yellenmesinin sesinden ürktükçe ne yapacağını şaşırmış durumda…  

Neyse, artık bu sistem canavarının aklı da, beyni de düşüncesi de kendini doyuramaz duruma geldi… Beyni sulanıp karıştığı belli… Yeni sistemin de mekanik olmayacağı kesin… Geriye dönüp ne elektrik ne de elektronik olacak hali de yok… Genel düzen, düzenin bireysel atomuna bağlı olsa da atom parçalanmaya, partiküllerle dağılmaya başladı…  En azından tek bir atomu meydana getiren unsurların karakterine bile analojik yaklaşımda zorlanıyor…  Çekirdeğindeki çekim gücünün evrenin merkezine bağlı olduğunu görmüyor… Proton ’un etkin halini biliyor da nötron ’un potansiyelini dikkate almıyor. Hareketli elektronu dış zarı ile sınırlıyor ama sınırlı sanıp dijital çağın daha üst bir boyuta yönelebileceğini dikkate almıyor…

Ummadığınız anda tenha bir yerde azılı bir canavarla karşı karşıya kalıpta paniklemeyen olur mu bilmem. Ama ne kaçma hızınız canavarın hızına ne de gücünüz onun gücüne yetmeyeceğini söyleyebilirim… Sadece tüyleri diken diken eden duygu durumu ile kıpırdamadan sessizce durup gözlemlemeyi bir nebze çare görseniz de, dalgalanan duygu durumu ile canavarın refleksine göre hareket edebilmek, çevik bir zihinin yanında, güçlü bir irade ister.

Ha… Anlaşılmadı galiba… 

Son bir aydır dünya gündemini dolduran olay karşısında umut odaklı yaklaşımlarımı kırmaya çalışanların yanında zihinsel şaşılığa yakalanmaktan kendimi zor kurtardım…  Kimi Fransa merkezli, kimi de dünya kabadayılarının beşi bir yerde ortak üretimi bir ekonomik savaş sistemi olarak üretildiği söylense de bazı kesimlerin, Allah tarafından insanlığı kendine getirecek bir veba olduğunu söyleyenlerin arasında kalmıştım…

Her ne olursa olsun, kim söylemiyle haklı olursa olsun. İçinde bulunduğumuz durum ciddi bir durum olarak ortada… Ben, 60’lı yaş itibarı ile görünen ve açıklanan bu vahim durum canavarının en yakınındaki hedeflerden biriyim… Lakin hedefim diye gözlem ve değerlendirme yapmadan korku ve paniğe kapılarak umudunu yitirenlerden de değilim. Aksine, umutları kıran dönemden daha büyük umutların yüklü olduğu döneme girildiğine inananlardanım… 

21 Mart 2020 tarihinde altmış beş yaş üstündekilere sokağa çıkma yasağı geldi. Onlarla birlikte diğerlerinin mecbur kalmadıkça dışarı çıkmamaları istendi… O gün hem bahar bayramı, Hem miraç kandili idi… O gün hem, umudun, hem bolluğun, hem bereketin, hem barışın, hem de yeni günü haber veren, dirilişi müjdeleyen bahar bayramı ve de; Peygamberimizin huzur-u ilahiye vardığı… Allah-ü Teâlâ’nın ona “Esselamu aleyke eyyuhennebiyyu ve rahmetullahi ve berekatü”diye hitab ettiği gece idi… Herkesin huşu içinde, birlik beraberlik göstergesiyle büyük kalabalıkların camilerde toplu halde namaz kılacağı geceydi… Ama evde tek başına namaz kılmaya… Bayram kutlaması yerine eve gidip olayları tefekkür etmeye yönlendirildik…

İyi ki yönlendirildik çünkü o gece, dozajı azaltılarak verilse de korku ile kodlanmış haberlere inat, DİRİLİŞİ müjdeleyen birçok olayı yan yana getiren o kadar sembollerle karşılaştık ki, okuyabilenlerin korkularını umuda çevirdi…

O akşam hava tam kararmadan Üsküdar sahiline inmiştim… Kuşkonmaz camiinin üstünden geçerken, ortadan yarılarak boşluk bırakıp kız kulesi etrafına denize inen martılar dikkatimi çekti… İlahi mesajın enerji hattına çarpılmadan Kâbe’nin üzerinden geçerken kuşların kavisli uçuşlarını burada da görünce Kızkulesi ne ya da kutsal mühre[2] doğru hızlı adımlarla yürüdüm… Kızkulesi’nin hizasına kadar yürüyüp eve dönecekken durdum, etrafıma daha dikkatle bakıp seyrettim…

Ne göreyim dersiniz? Hızır ile Musa’nın buluştuğu, iki suyun kesiştiği noktadaki kutsal mührün ışıkları sönmüş, karanlığın içinde eski, tarihi bir gölgeye dönmüştü… Gece, lambaların aydınlattığı, gündüz güneşin, akşamüstü günbatımı rengi içinde aylardır resmini çektiğim Kızkulesi bu gece, gökte parlak ama tek bir yıldızın altında karanlık bir kaya gibi duruyordu… Günün her anında mevsimin boyası, iklimin fırçasıyla arka planı değişse de o gün kız kulesinin rengi kapkara idi… Gökyüzündeki parlak yıldız, göksel kökenini hatırlatır gibi tepesine vursa da karartıyla kendini ölmek üzere olan bir canavarın öfkesinden saklar gibi idi… Ama etrafında hiç olmadığı kadar kalabalık martılar vardı… Martılar, büyük bir değeri koruyan askerler gibiydiler… Sırayla dizilmiş, Kızkulesi’nin etrafını sarmışlar, gölgeye ışık tutuyor, bembeyaz üniformalarıyla korunaklı hazinenin nöbet değişimi yapıyorlardı…

Günün kaderi kederli yüzünü sakladığında hüzünlenip üzülmüştüm…

Aylardır aklıma sokulan; aile değerlerinin yıkıma uğratılacağı, geçmiş tarihi ve kültürel mirasın tamamen hafızalardan silineceği, İslam’ın tasfiye edilip yerine ortak bir insanlık dininin temellerinin atılacağı, yepyeni, dijital bir dünyaya doğru yol alınacağı… Savaşlar, gıda endüstrisi ve gen teknolojisi gibi sayabileceğimiz alanlarda temel amacın dünya nüfusunu azaltmak olduğu… Bir vakit sonra dünyada ortak bir insanlık dili… Ya da tek dünya dili türünden yeni tartışmalara hazırlanması… Nihayetinde kendi kurdukları düzeni var edebilmek, bunun devamını sağlamak ve düzeni değiştirmek için mikro bir uygulama olduğu… Hz. Âdem’den bu yana kurulan ilahi nizama bir başkaldırı olduğu… Tüm bu olan bitenler de insanları, sözüm ona yaratacakları yenidünyalarına hazırlamak için olduğu… Hatta… Teknolojik gelişmişliğin yeteneği ile hastalıklara karşı nokta atışı yaparak hastalıklı organları tedavi edici ilaçlar gibi, belli yaşın üzerindekileri, tecrübeleriyle yok etmek, yeni nesli istedikleri gibi kodlamaya engel olmalarını engellemek için üretilen bir virüs üretilmiş… Bütün bunların provası yapıldığı söylemleri ile umudum kırılmak istendi…

Direndim…

Mekanik, elektrik, elektronikten dijital sistemle yeni versiyon çağa geçerken, istedikleri gibi kodlayacakları yeni nesille engel olacak olan, arkasındaki tecrübeyi yok etme planları olduğu söylenmesi bile umudumu kıramadı…

Çünkü her bilmenin üstünde daha iyi bir bilme vardır ayetini hatırladım ve okudum… Tuzak kuruculardan olmayın… Allah tuzak kuranları kendi tuzaklarıyla kendilerini avlar ayetleri aklıma gelince rahatladım…

Evet, Zulüm ile abat olanların kahr ile berbat olacağı döneme girileceğini anladıkça daha da rahatladım…

Daha önceki yazılarımda Devirsel döngüler, yükselen, düşen dönemleriyle zamanın zihinsel karakterlerinden bahsetmiştim… Her değişimin dönüşüme geçişinde eskinin aletlerinin bırakıldığından, yeni dönemin yepyeni aletlerle insanların karşısına çıkacağını da söylediğimi yine tekrar ediyorum…

Şimdi de aletler değişiyor… Aletler değiştikçe devirler değişecek, değişim geliştikçe de insanlar zihinsel olarak dönüşecek, algılar yükselecektir…

Yeni Devir, zamanın belli ölçütleriyle dinamik matematiğin denklemini insanlığa sunmaya başladı… Mahşerde insanı hesaba çekecek yargıcın beklemesi gibi, yeni devir de kendinden önceki devrin hesabını soracağı zamanı bekliyor…

Zamanın çarkı ne hesapsız, ne de boşa döner… Duran saatin doğru zamanı göstermesinin arkasındaki neden ile saatin yerini değiştirdiğinizde bakış açınız da değişecek. Binlerce yıl sonra yıldızların aynı hizaya gelmesiyle sıfırlanan zamana yeni kayıtla, tarih tekerrüre yeniden başlayacak, zihinsel gözler daha geniş bakış açısı kazanmaya başlanacak… Belki de görme sınırımız, duyma yada hissetme sınırımız gelişecek…  

Kim bilir belki de öfke kendi boynunu vuracağı zamana geliyor…

İskender Roma’yı kurmadan önce ona engel olan Atina’nın site devletlerini vurmasa Roma’yı kurabilir miydi?

Kim bilir, İslam milletine kan kusturan sisteme yardım eden müslüman kılıklı devletlerin bazı yöneticilerinin ihanetine edilen beddua tutmak üzere… Kim bilir müslüman ülkelerde hâkim olan peygamberimizin savaştığı zihniyet yok olacak… Kim bilir bomba yağmuru altında ağlayan çocuğun; sizi Allah’a şikâyet edeceğim sözlerinin… Kim bilir deniz kenarında ölü bebek toplamanın geri dönüş şoku yaşanacak…

Belki de, materyalizmin, birinci ve ikinci dünya harbinden sonra yaşlılarını, hastalarını, dilencilerini ve sakatlarını öldürme refleksine girdi… Neslini vahşice temizleme ırkçılığı depreşti de yeni sisteme mayıs çakalı gibi diken yalamaya[3] başlıyor…

Sembolizmi bilmeyenler bile kitlelerin bir araya gelmesinin anormal olduğu dönemde cemaat olmanın zorluğunu bilirlerdi… İnancını kaybetmeyenlerin de, zamanımızda bilimin nerede ise Kur’an’ın tefsiri haline geldiğini rahatlıkla görmeye başlayacak… Zihinsel tekâmüle göre algı seviyeleri yükseldikçe anlam verilemeyen şeyler anlam bulmaya başlayacak ve daha çok anlam bulmaya devam edecek…

Öyle ya… Binlerce yıl evvel Nübüvvet ile velayetin birleştiği yerde, yine binlerce yıl sonra etkin yıldızların aynı konuma gelmesi tesadüf denmez herhalde… Miraç ile yeniden Dirilişin müjdecisi Nevruz’un kesişmesi de… Şimdiye kadar adını Kızkulesi diye bildiğimiz mühür, eski zamanın karanlığından sıyrılıp nöbeti değiştirmek üzere ve yeni nöbetçi ile yeni devre mührünü vurmaya hazırlanmasına tesadüf diyemeyiz değil mi?

 

[1] Somut delillerle ulaşamadığı ama akılla hissedilen dünya…

[2] Kutsal Mühür; Hz. Musa ile Hızır as. İki suyun birleştiği yerde buluşma noktasını belirtmek için yapınan bina, Kızkulesi kastediliyor…Ya da Nübüvvet ile Velayet yolunun kesiştiği nokta…

[3] Karadeniz’de Mayıs Çakalları ay ışığında böğürtlen dikeni yaladıkları görülür… Çok ince dikenler diline battığını anlamaz… Dili ince ince delinir kanar. Fakat sıcakkanı emerken dikenden tat aldığını sanır. Kendi kanını emen çakal zamanla kendini bitirir ölür…

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
4 Yorum