1. YAZARLAR

  2. D. Ali TAŞÇI

  3. Muğtari Ali’nin çilesinin içinde büyüyen insanlık
D. Ali TAŞÇI

D. Ali TAŞÇI

Yazarın Tüm Yazıları >

Muğtari Ali’nin çilesinin içinde büyüyen insanlık

A+A-

İnsanın doğup büyüdüğü yerler bir başkadır. Adeta cennetten birer köşedir. Oyun oynadığınız, kaçarken düşüp dizinizi kanattığınız yerler; ağaçtan meyveleri koparırken duyduğunuz heyecanlar bir bir sarıp sarmalar sizi. Bir an içinde yıllar ötesine gider, duygular ormanında ceylanlar kovalarsınız.

Bu yaz da memleketimdeyim. Rize’ye bağlı Pazar ilçesinin Tütüncüler Köyü’nde dost, akraba, komşular arasında cennetten bir zaman dilimini yaşıyorum desem, abartmış olur muyum?

Bu yaz, farklı bir insanlık şöleniyle karşılaştım köyümde. Kelimenin tam anlamıyla bir şölen! İnsanlığın ikindi vaktini yaşadığı bir zaman diliminde, şafak vaktinin diriltici soluğunu nefes nefese yaşamak, bir insan olarak beni ne kadar mutlu etti, anlatamam.

“Muğtari Ali”, akraba içinde sevilen birisi. Bir İstanbul kaçkını! Yıllar önce, çocukluğunu ve gençlik yıllarını geçirdiği İstanbul’u bırakarak geldi köyüne ve çiftçiliği kendine uğraş olarak seçti. Çayının başında, hanımı ve bir oğluyla mutlu bir hayat sürüyor. Ne var ki mutluluk göreceli bir duygu, zaman ve zeminin şartlarının değişmesiyle değişebiliyor. Kendisi gibi gayet dürüst olan oğlu, hukuk fakültesini kazanınca İstanbul’a gitti. Muğtari Ali ve hanımı, tek oğullarının hasretiyle zaman zaman gözyaşlarını içlerine akıttılar ve fakat her vakit umutlarını diri tutarak hayata tutunmaya çalıştılar.

Dedik ya, hayat demek, sürpriz demek. Onun sürprizi ile karşılaşmayan insan mı var şu dünyada! Muğtari Ali de bu sürprizlerden birini bu yaz yaşadı: Hanımı hastalığa tutulmuştu. Toplum içinde korkulan bir hastalıktı. Bir Muğtari Ali, bir hanımı Aysel, köydeki tarihi evlerinde umutlarını demleyerek ve oğullarının mürüvvetini görme sevdasıyla günlerini sayarken, şimdi de bu hastalık, onları zorunlu olarak birbirinden ayırdı. Muğtari Ali, hanımını, İstanbul’daki annesi ve diğer akrabalarının yanına gönderip tedavisini yaptırırken, kendisi de çayının başına dönmek zorunda kaldı.

Şimdi köyde yalnızdı ve onca çayın toplanması onu bekliyordu. Üstelik Aysel, İstanbul’da hastalıkla baş başaydı.

İnsanlık şöleni işte şimdi başlıyordu köyde. Mahallenin tüm kadınları adeta sözleşmişler gibi, Muğtari Ali daha yatağından kalkmadan (sabahın beşinde), Muğtari Ali’nin çay bahçelerine gidiyor, çayı topluyor ve Muğtari Ali’ye yardım ediyorlar. Ali, mahmur gözleriyle ve de üzgün yürekle kalkıp elini yüzünü yıkamaya başlayınca, ya bir kahvaltı tepsisini evinin önünde görüyor ya da mahalleden biri onu kahvaltıya çağırıyor.

Bu bir imece değil. İmece, köydeki yardımlaşmadır, evet ama, davet üzerine bir araya gelinir ve bir iş, yardımlaşarak yapılır. Burada bir davet yok, herkesin insanlık duygusunun kabarması var. Bu yardımı yapan kadınların çoğu, köylerine tatile gelmiş insanlar. Köyde kalmıyorlar ki bir ortak duyguları gelişsin. İçlerinden geliyor. Anadolu kadınları…

Ben daima gelecekle ilgili umudumu korumuşum; fakat bu güzel davranışı gördükten sonra, “insanımız nereye giderse gitsin, zaman zaman ayağı kaysa, tökezlese, hatta düşse de kalkmasını biliyor ve her yerde izzetini korumasını biliyor” inancı içimde artık yer etti. Ve bütün bunları hiçbir maddi karşılık beklemeden, yalnız Allah rızası için yapıyor. Böyle insanların yaşadığı ülke veya ülkelerin, tarih içinde yerlerde süründüğü görülmemiştir.

Şehrin apartman katında yapayalnız yaşıyorsunuz ve komşularınızın hepsi ayrı alemde. Hastalanmışsın, ölmüşsün… Ancak televizyonda haberlere konu olmuşsan, yandaki komşunun haberi olabiliyor. O da adresten anlıyor olayın seyrini.

Şehirde yalnız çekilir tüm çileler. Belki bazıları bu çilelerle güçlenirken, niceleri de darbe yiyor, aileler dağılıyor, psikolojik hastalıklar üst üste geliyor ve işin içinden çıkılamıyor.

Köylü olmak, köylü kalmak istenen şey değil elbet. Fakat müthiş bir geleneğin mirasçısı olan bizler, şehirli kalarak da hasletlerimize sahip çıkamaz mıyız? Muğtari Ali’ye yardıma koşanlar şu an şehirde yaşıyorlar. Şehirde yaşamak demek, illa bozulmak anlamına gelmiyor.

Yeşillikler içerisinde serin rüzgarları içime çekerken, köyümün insanının güzel davranışıyla öylesine mutlu oluyorum ki, işte cennet dediğim budur. Cennet, Allah’ın insanlara sunacağı sonsuz nimet yeri. Mahallemin kadınlarının, komşularının derdine derman oluşları ne büyük nimet! Hayattayken cennete tanık olmak değil midir bu?

Muğtari Ali’ye yardıma koşan elleri öpülesi kadınlarımızın şu davranışları, kim bilir dünyamıza yağacak ve insanlığı etkisi altına alacak nice belaları savmıştır. Öyledir, zira gönülden gelen bir damla, deryalara hükmeder. Bir olan Allah, kainatın hakimi. Bir küçük iş deyip de geçme, bir küçük yardımdan ne olabilir ki deme. Görmez misin, kainat Bir’in yüzü suyu hürmetine yaratılmış ve devam etmekte. Yoksa sen, Allah’ın, sevdiği bir kuşu için tüm bir kışı iptal ettiğini duymadın mı? Sen, Allah’ı sevdirecek bir iş yaptın da, Allah dünyadaki belaları iptal etmez mi sandın?

İşte öyle şeyler vardır ki, laboratuarda test edilemez; ama bir kadının gönlünden merhamet, inayet, şefkat, rahmet olarak dökülür. İnsanlığı öğrenmek istiyorsanız, laboratuardan önce kalplere koşunuz. Bir kalbe sahip olursanız, elinizin altındaki laboratuar cennete dönüşecek, aksi durumda ise cehennem kusacaktır.

Size minnettarız köyümüzün kadınları, yani “Anadolu kadınları”! Bize insanlığımızı hatırlattınız.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Yeni dezenformasyon yasası ve kişisel verilerin korunması kanununa göre; kişilik haklarına yönelik her türlü yayın suç teşkil ettiğinden, kurallara aykırı yorumlar onaylanmamaktadır. Lütfen bir aşağıdaki facebook yorumları bölümünü kullanınız
6 Yorum