1. YAZARLAR

  2. D. Ali TAŞÇI

  3. NAMAZ VE RESİM
D. Ali TAŞÇI

D. Ali TAŞÇI

Yazarın Tüm Yazıları >

NAMAZ VE RESİM

A+A-

Başlığa bakıp da namazla ilgili bir konuda fetva vereceğimi sanmayın. 11 Nisan Cumartesi günü, Birlik Vakfı’nın Beyazıt’taki genel merkezinde açılan bir resim sergisinden söz edeceğim:
Ressam Arif Ergun tarafından açılan “Namaz Resimleri Sergisi” izleyiciler tarafından ilgiyle karşılandı ve değişik yorumlara neden oldu. Her bir tablo çok ilginç ve ayrı görüntüleri işlemesine rağmen, her tablonun namazı konu edinmesi ayrıca dikkate değer bulundu. Sanırım dünyada ilk defa bir namaz resimleri sergisi açılıyor. “Namazla Diriliş Platformu”nun organize ettiği sergi ilgiyle izleniyor.
Medeniyet, çok boyutlu gelişen bir uzun süreç. Siz bir medeniyet kuracaksanız, bunun içinde resim, müzik, mimari, edebiyat, sanatın diğer alanları, teknoloji, ekonomi ve daha başka şeyler de bulunmalıdır. Kaldı ki, geçmişte kurduğumuz medeniyetler bütün bunları en ince ayrıntısına kadar hayata yansıtmıştı; zaten yansıtmasalardı medeniyet olamazlardı.
Namaz ve resim! İnsanlar genellikle somut düşünürler. Özellikle gözlerinin gördüğüne inanırlar. Dünya, duyular aleminin egemenliğindeyse, siz de fikirlerinizi onlara duyular yoluyla anlatmak zorundasınız. Mücerret (soyut) dünyaya girmek zordur; düşüncenin kıvrımlarından geçmeden oraya girilmez. Bu da her insanın yapabileceği bir şey değildir. Resim, sizi somuttan soyuta (mücerret) götüren önemli bir sanat dalıdır. Bir tabloya baktığınız zaman, fikirsel arka planınız kadar o tabloyla konuşabilir ve onu anlayabilirsiniz. Arif Bey’i böyle bir çalışmasından dolayı kutluyorum, bizleri gözlerimize hitap ederek düşündürttüğü için.
Namaz, İslam’ın mücerret dünyasının zirvesidir. Şekil olarak müşahhas (somut) ve fakat öylesine bir mücerret iklimi var ki, insanı sonsuzluk ruhuyla donatır. Peygamberimiz tarafından ona “Mirac” denilmesi de bunu göstermektedir. Mirac, somuttan soyuta doğru gidişin sonsuz yolculuğudur.
İslam medeniyeti, namazla hayata açılan insanların kurmuş oldukları bir medeniyettir. Orada somut ve soyut iç içedir. Sanat da mücerrede açılmak olduğuna göre, Müslümanların sanattan uzak kalması düşünülemez; çünkü din, başlı başına bir soyutlama değil midir?
Şimdi Tanzimat sonrası kırılmaya gelelim. Tanzimat, soyutu bırakıp somuta açılmanın adıdır. Sanatta, edebiyatta ve hayatın her alanında yavaş yavaş bunun izleri görülür. Cumhuriyet, soyuta büsbütün set çekmiştir. Romanda, şiirde, hikâyede makineler kutsallaştırılmış ve onların açtığı dünya tartışmasız kabul edilmiştir. Cumhuriyet sonrası 1950’ye kadar, şehirli ailelerin çocuklarına koydukları isimlere bakınız, somut adlar olduğunu görürsünüz.
1940’lı yılların başında Orhan Veli ve arkadaşları tarafından “Garip” adında bir akım kurulur. Türk şiirinde “şairaneliği yıkmak” için var olduklarını söylerler. Şairanelik demek, mücerret bir dünya demektir. Şiirlerinde bir tane soyut kelime kullanmazlar. Sıradan bir örnek verelim:
“Şoförün karısı, kıyma bana/ El etme öyle pencereden/ Soyunup dökünüp/ Senin, eniştende gözün var/ benimse gençliğim var/ Mapuslarda çürüyemem/ Başımı belaya sokma benim/ Kıyma bana.” ( Orhan Veli,1944)
1960 sonrası Türk romanı da bundan farklı değildir; hiçbirisinde mücerret bir dünya bulamazsınız. Komünizmin somut dünyası insana adeta abanır. Bütün bunlar asla tesadüf değildir; mücerret dünya dini simgelediğinden, Türk aydını vebadan kaçar gibi soyuttan, yani dinden kaçmıştır.
Necip Fazıl, “mücerret kavram” üzerine “İdeolocya Örgüsü” adlı kitabında şunları söyler: “Türkçe’de, kendi öz malı olarak tek bir mücerret mefhum yoktur. Şunların Türkçe karşılığını arayınız: Zaman, mekân, mesafe, zevk, şevk, mevzuu, merkez, mihrak, gaye, mefkûre, din, Allah ve namütenahiye (sonsuza) kadar sayabiliriz. “Allah” adının hiçbir lisanda eşi bulunmaz has ve alem ismi olması bir tarafa, ilâh manasına her dilde mevcut kelime bile Türkçe’de yoktur. “Tanrı” kelimesi “tanyeri”nden gelir ve mücerretlikle alâkasız, putperestlikten kalma bir madde ismi olmaktan ileriye geçemez.”
İslam’ın en önemli özelliği, insanları putperestlikten kurtarmaktır. Bunun için de onları mücerrede yönlendirir. Mücerret, metafiziksel bir alandır ve düşünce ağırlıklıdır. Beş duyuyla algılanan her şeyin bir arka planı, yani mücerret uzantısı vardır.
İnsanın bizzat kendisi de hem müşahhas, hem de mücerretten meydana gelmektedir. Ceset müşahhas, ruh mücerrettir. Dünyadaki her oluşum ikisine de hitap etmiyorsa, eksiktir ve insanı mutlu etme şansı yoktur.
Namaz ve diğer ibadetler, insanı dengede tutan, ona somut ve soyut dünyaları tanıtan ibadetler olduğundan, insanın kendisiyle tanışmasına ve mutluluğuna vesile olurlar. Zihinsel dünya soyuta ( yani ahirete ), bedensel dünya da içinde yaşadığımız dünyaya dönük olarak yaşanırsa, orada putperestlik bulunmaz ve insan kendisiyle barışık olur. Somut dünyanın bir başka adı da savaş dünyasıdır; taşı taşa vurursanız kırılır.
Peygamberler ve peygamberlerin sonuncusu olan Hz. Peygamber (AS)’in insanlara en önemli hediyesi, onları soyut düşünceyle tanıştırmalarıdır. Peygamberler olmasaydı insanlar mücerretle tanışamayacak, fikir ve düşünce dünyaları gelişmeyecekti. Bunun adı da putperestliktir ve insanın tıkandığı yerin adıdır. Namaz, insanı müşahhastan mücerrede çıkardığı, yani putperestlikten kurtardığı için en büyük nimet. Onu anlamak için iman etmek gerekiyor.
Not:
“Namazla Diriliş” konferansları çerçevesinde inşallah, 22 Nisan Çarşamba günü saat 19.30’da Kızkulesi Derneği’nin davetlisi olarak Rize / Pazar’da, 23 Nisan Perşembe günü de aynı saatte Hayrunnisa Derneği’nin organizesinde Ardeşen’de Ahmet Bulut ve İhsan Atasoy kardeşlerimle birlikte konferansımız olacaktır. Hemşehrilerimi bekliyorum.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Yeni dezenformasyon yasası ve kişisel verilerin korunması kanununa göre; kişilik haklarına yönelik her türlü yayın suç teşkil ettiğinden, kurallara aykırı yorumlar onaylanmamaktadır. Lütfen bir aşağıdaki facebook yorumları bölümünü kullanınız
3 Yorum