Ali Ulvi Kurucu’nun hatıralarında gezinirken

D. Ali TAŞÇI

 

 

 

Her yaz yaptığım gibi, bu yaz da memleketin bağrına koştum. Rize’nin Pazar İlçesi’nin Tütüncüler Köyü’ne, yani köyüme gelişimi hiçbir yıl ertelemedim.

            İstanbul’un kalabalığından, trafiğinden, sıcağından kaçıp, Doğu Karadeniz’in sükûnetine, yeşiline, mavisine koşmak insana bir ferahlık veriyor. Ne var ki, uzun boylu İstanbul’dan uzak durmak hüzün verici oluyor. İstanbul bir sevgilidir, ondan ayrı yaşamak hicrandır.

            Memlekete kitapsız gelmem. Bu yıl da yanıma birçok kitap aldım; çünkü kitapsız geçen günleri kayıp sayarım.

            Yeşilliklerin arasında hatıralar iyi okunur diyerek, öğrencilerimin hediyesi olan “ Üstad Ali Ulvi Kurucu’nun Hatıraları” adlı üç ciltlik ve bin iki yüz sayfalık kitabı da yanıma aldım. ( Bir cilt daha çıkacakmış )

            M. Ertuğrul Düzdağ’ın Medine’ye giderek ve iki ay kalarak, Ali Ulvi Kurucu ile yapmış olduğu yetmiş beş saatlik konuşmanın dökümünden oluşuyor kitap. Doğrusu Sayın Düzdağ’ı candan kutlamak gerek, böylesine bir hazineyi Türk okuyucusuna kazandırdığı için.

            Ben kitabı tanıtmak amacında değilim. Zaten tanıtmam için her sayfasını yeniden yazmam lazım. Bir asra tanıklık eden bu şaheseri, herkesin okuması gerek, diye düşünüyorum. On günde bin iki yüz sayfayı bitirdim ve doymadım.

            Kitabın içinden rastgele bazı bölümleri sizlerle paylaşacağım.

            Filistin Müftüsü Emin-El Hüseyni’nin ağzından Çanakkale Savaşı:

            “Efendim, ben yirmi yaşındaydım. Gönüllü olarak Osmanlı ordusuna katıldım. Çanakkale’de bulundum.

            Yalnız Türk zabitlerinin (subay), o mukaddes ve mübarek meydanda, harp sahasında, çadırlardaki laubali halleri bana çok dokunmuştu. Namaz kılmamaları, içki sohbetleri, hatta çadırlarda, onlara içki sofrası, meze hazırlayan, hizmet eden neferleri görmek, bizleri çok üzmüştü. Benim gibi uzaktan, Kırım’dan, Dağıstan’dan, Kafkasya’dan gelen gönüllüler hep şikâyetçi idiler:

            “ Ne niyetle geldik, burada neler görüyor, nelere şahit oluyoruz” diyorlardı. Zabitlerin onda sekizi de böyle idi.” ( cilt 2, s. 229 )

            Filistin Müftüsü bizlere, bugüne kadar anlatılan Çanakkale’den çok farklı bir Çanakkale anlatıyor.

            Filistin Müftüsü devam ediyor:

            “ Birinci Dünya Savaşı, Osmanlı Devleti’ni yıkmak, Hilafet’i yok etmek, Müslümanları başsız bırakmak için, düşmanların elbirliğiyle çıkarmış oldukları bir harptir.”

            Üstad Ali Ulvi Kurucu, “ Hatıralar”ında, birçok önemli şahsiyetle de görüşmüştür. Bunlardan bazılarını sıralayalım:

            Mustafa Sabri Efendi ( Son devrin Şeyhülislamı ), Zahidi Kevseri, Mustafa Runyun, Ali Yakup ( Cenkçiler ), M. Akif Ersoy, Hasan- El Benna, Seyyid Kutup, Lâdikli Ahmet Ağa, Ebul Hasan Nedvi, Said Şamil, Bediüzzaman Said Nursi, Mahmut Sami Efendi, Mehmet Zahit Kotku Efendi, Av. Bekir Berk, Tahir Büyükkörükçü, Kenan Rifai…

            (Kendisi de Konyalı meşhur Hacı Veyiszade’nin yeğenidir.)

            Hasan-El Benna’dan sitayişle söz eder. Onunla olan hatıralarını uzun uzun anlatır kitapta; şehadetine değinir.

            “ İhvanı-i Müslimin – Müslüman Kardeşler “ teşkilatının kurucusu olan Benna, ilkokul öğretmenidir, ama kitleleri arkasından sürükler. Bütün derdi, insanın İslam üzere yetişmesi ve dünyada tekrar Hilafet’in kurulmasıdır. Benna şöyle der:

            “ İslam dünyası, bütün Müslümanlar, Hilafet’in kaldırıldığı gün, küçük yaşında, babası ölmüş de yetim kalmış çocuklar gibi olduk. Birinci Cihan Harbi’nin asıl sebebi, Osmanlı Devleti’ni yıkmak ve Hilafet’i kaldırmak içindi.”

           

 

             

             

            Benna, Müslüman Kardeşler Teşkilatı’nın dört esas üzerine kurulduğunu söyler:

            “ 1- Gayemiz Allah’tır.”

            “ 2- Liderimiz Hz. Muhammed (AS) dir.

              3- Anayasamız Kur’an’dır.

              4- Yolumuz cihaddır. En büyük emelimiz, Allah yolunda şehid olmaktır.”

            1949 yılında bir suikasta kurban giderek şehit oldu. Cenazesine sadece yaşlı babasıyla kadınlar katıldı. Diğerlerine yasak kondu. Naaşını da babası yıkadı, gasıl suyuna gözyaşlarını katarak.

            Kitap hatıralardan oluştuğu için her konu var içinde; edebiyattan felsefeye, bilimden sanata kadar. İşte İbrahim Sabri Bey’in ( Mustafa Sabri’nin oğlu) yazı ile ilgili görüşleri:

            “ Osmanlı yazı bahsinde de büyük bir hamle yapmıştır. Arap’ın ilk kullandığı ilkel yazı şeklini, küfi yazıyı almış; dokuz güzel şekilde geliştirmiş, fevkalade bir sanat eseri haline getirmiştir: Sülüs, celi, nesih, rik’a, ta’lik, divani, icaze, küfi, reyhanî…”

            (Şu isimlere bakınız Allah aşkına, size de şiir gibi gelmiyor mu?)

            “ Yazıyı bu hale getiren bir milletin, bugün yazısı değiştirilmiştir. Hem de kendi yazısı kanunla yasak edilmiştir.”

            Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi, Akif’in, “ Bir hilal uğruna ya Rab, ne güneşler batıyor.” mısraı için şunları söylüyor:

            “ Akif Bey’in hiçbir şiiri olmasaydı; onun şairliğini ispata bu mısra yeterliydi. Bu mısra, her şeyden evvel, sehl-i mümteni ( Basitin içindeki zor ) denen esrarlı bir tecellidir.”

            Asırlar boyunca kitap İslam toplumunun en değerli varlığı olmuştur. Kitabı, evladı gibi koruyan insanlar geleceği de yönlendirmiştir. Kitaptan uzak kalındığı zaman, gelecekten de uzak kalınmıştır.

           

            “ Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?”