ÂRAFTAKİ İKİ SANATÇI

D. Ali TAŞÇI

            Kuşkusuz Mehmet Âkif de Yahya Kemal de büyük şairlerimizdendir. İkisi de hem Osmanlı dönemini, hem de Cumhuriyet dönemini görmüş, yaşamıştır. Bu nedenle her iki döneme ait tecrübeleri vardır ve kıyas yetenekleri gelişmiştir. Ayrıca sanatçı duruşları onları günümüze kadar taşımıştır.

            Yaşadıkları dönem hem çok heyecanlı, hem de hüzünlü, acılarla geçen bir zaman dilimidir. Koca bir Osmanlı üzerlerine yıkılıyor ve onun üzerine ne konulacağının heyecanı büsbütün ruhlarını sarıyor. İkisi de yeni kurulan düzene karşı muhalif gözükür. Âkif bunu daha ileri götürse de, Yahya Kemal, eserlerinde bu muhalifliğini, geçmişe özlem duyarak belirtmeye çalışırken sürekli medeniyet vurgusu yapar. Zamanın dilini okuduğunuzda bunları doğal karşılarsınız.

            Ahmet Hamdi Tanpınar, Fazıl Ahmet’ten alıntıyla şöyle der:

            “ Onun şiirlerinde felsefi huzursuzluk bulunmamaktadır.”

            Sanatçılar genellikle huzursuz insanlardır; kolay kolay tatmin olmazlar. Bu huzursuzluk, onlara yeni yeni buluşlar ilham eder. Aslında bu huzursuzluğun temelinde yatan şey metafizik düşüncelerdir. Beş duyunun algılayamadığı, fakat insan beynini rahatsız eden ölüm ötesi duygular, insanlara yapılan zulümler, haksız uygulamalar onların beyninde “zehirli bir kıymık” gibi durur ve acı verir. İşte bu acı ve hüzündür, sanatçıyı sanatçı yapan şey.

            Tanpınar devam eder: “ Yahya Kemal’de metafizik endişe yoktur, bir şeklin adamıdır.” der ve sözünü sürdürür: “ Çünkü eserleri deruni mücadelelerin bittiği zaman başlar.”

            Bir medeniyet çöküyor ve onun yerine gelenin de “deruni, metafizik” bir endişesi yok. İnsan enkaz altında can çekişirken, açlıkla baş başa kalmışken duygularını sonsuzluğa köprü yapabilir mi? Ya da ölümle burun buruna gelmiş olanların dünya diye bir dertleri olabilir mi? Sanatçı, gerçekten tabiata, insana; kısacası varlığa soru sorabilen insandır. Sorusunun cevabı ne kadar acı ve hüzünlü olursa olsun, buna katlanabilen ve yeni çıkış yolları bulabilendir.

            “ Âni bir üzüntüyle bu rüyadan uyandım,

            Tekrar o alev gömleği giymiş gibi yandım.”

            Osmanlı- Cumhuriyet arası arafta kalanlar, metafizik endişeden çok rüyalarının peşinden koşan insanlarıdır. Tanpınar da bir rüya adamı değil midir? Kaybettiklerine karşı da olsalar, o kaybettikleri medeniyetin özlemi onların ruhlarında hayat bulur; fakat gerçekleşemez. Bu durumda da rüyalar deruni hayatla gerçek hayat arasında bir köprü vazifesi görür ve onları adeta avutur. Aslında bu çok hüzünlü bir durumdur.

            Tanpınar’ın Âkif’le ilgili düşüncelerini öğrenelim:

            “ Âkif hiçbir zaman büyük bir din şairi de olamamıştır. Çünkü onun da büyük din şairlerinin farikası olan mistik hamle yoktur, o kuru bir ehli sünnet şairidir ve dini de biraz imparatorluk ile karıştırır. Mizacı itibariyle mistisizmden uzaktır. Onun içindir ki mesela bir Yunus veya Nesimi cinsinden büyük kanat darbeleriyle bizi zahiri realitenin gayrı olan bir realiteye, iç alemine, Rabbin hakiki arşı olan insan gönlüne götüremez.”

            Dediğimiz gibi Âkif de iki dönemi yaşamış, acılarını tatmış bir insan ve şairdir. Acıların yağmur gibi yağdığı dönemlerde, üzerine düşen ıstırap damlalarını silmek düşüyor sanatçılara. Zaman geçtikçe de bu yaşananların metafizik- deruni- maverai açılımları irdeleniyor ve ortaya çıkıyor. Bir Necip Fazıl’ın ortaya çıkışı işte bu çizginin sonucudur ve o “ gaibi kurcalayan çilingir”dir.

            Bugün Orta-Doğu’da ve ülkemizde yaşanan acıların canlı oluşu, sanatçıları maverai düşüncelere itmeyebilir; fakat yaralar sarıldıkça ve acılar demlendikçe, önümüzdeki zamanlarda bu coğrafyalardan çok büyük sanatçılar çıkacak ve insanlığın insanca gelişimine katkıda bulunacaktır.  Sanat sadece güzelliği göstermez, çirkinliğin de içini açarak onu sergiler. Sanatçı bunun için kahkaha tufanının çocuğu değil, içinde hüzün demleyen bir eren mesabesindedir.

D. Ali TAŞCI (dalitasci@hotmail.com) Twitter:@DAliTasci

                       (dalitasci@gmail.com)