AŞKIN ALDI BENDEN BENİ

D. Ali TAŞÇI

 

                        (Dünya tutuşmuş yanarken ben aşktan söz ediyorum! Bu ne gaflet?)

                “Aşkın aldı benden beni/ Bana seni gerek seni

            Ben yanarım dün-ü günü/ Bana seni gerek seni.” ( Yunus Emre )

            Yaşadığımız dünyanın en büyük kaybı, öyle sanıyorum ki, aşktır, sevdadır, iç yolculuğunun kaybolan adresidir. Adres bilinmeden sokağa çıkan insan kaybolmuştur. Bilinen adreste Leyla var ise, Mecnun için bütün dünya bir hiç mesabesindedir. Leyla yok ise zaten bütün dünyanın varla yok arasında bir değeri yoktur. Aşk, sadece sevgiliyi görür ve onda yok olur.

            “Bu mülke gönderdiler / Ol yola düşüp geldim,

            Aşk şarabından içtim / On sekiz ırmak geçtim.”

            Biz bu aşktan nasıl uzaklaştık? Leyla mı öldü, Mecnun mu dünya zehrine tutuldu? Taşlarla, ağaçlarla konuşan âşıklar nerelere gittiler? Sahralara açılıp, bir taşı yastık edinen o kutlu insanlar, taşın atan nabzında aşkın gözyaşlarını demlerlerken, gökyüzünü süzen gözleriyle sonsuzluk avına çıkıp dönmediler mi? Pekiyi, o zaman bu kutlu medeniyeti kim kurdu?

            “… Taşın öylesi var ki ondan ırmaklar kaynar; öylesi de var ki çatlayıp bağrından su fışkırır; bazı taşlar da var ki Allah korkusuyla yuvarlanıp düşer…” (Bakara, 74)

            “Allah korkusuyla yuvarlanıp düşen” taşlar.. Yuvarlanıp düşen ve kum haline gelen taşlar!.. Taş, Allah korkusu, Allah aşkıyla yuvarlanıyor, şerha şerha kum oluyor da, insanın yüreği aşka bürünemiyor, gönül olamıyorsa, dünyanın kalp krizi geçirmediğini kim söyleyebilir?

            “Yunus öldü diye sâlâ verirler,

            Ölen hayvan olur, âşıklar ölmez.”

            Bir musiki nağmesinde, gökyüzünden sarkan aşk iplerine tutunup yükselemeyen kalpleri taşıyanlar, elbette “serseri” olmaktan kurtulamazlar. Kestiler evlât, gökyüzünden sarkan iplerimizi, hepimiz şemsiye taşımak zorundayız; bulutların altında, güneşten mahrum yaşamaya mahküm olduk ve bunun adına “uygarlık” dediler! Aşksız, gönülsüz yaşamanın adıdır, uygarlık.

            Dünyaya niçin geldiğimizi unutturan şeyin adı işte bu “uygarlık” denen yılan zehridir. Gönüle giden damarlarımız tıkanınca aramızda vahşet, kavga, savaş gündem olup çıktı. Oysa:

            “Ben gelmedim dâ’vi için / Benim işim sevi için,

            Dostun evi gönüllerdir / Gönüller yapmağa geldim.”

            Aşk, kendini aşmaktır. Kendini aşan insan başkalarına faydalı olur, onlara ayna tutar, kendilerini gösterir. Kendini aşıp gerçek dünyanın nevalelerini değil, hakikat âleminin sırrını devşiren insanlar candan geçerler:

            “Yunus ver canını Hak yoluna,

            Can vermeyince canan bulunmaz.”

            Aşkın, vecdin, bu “içsel fırtına”nın çağrısına kapılmadan Kafdağı’na, Simurg’a ulaşmak nasıl mümkün olsun?

            “Beni bende demen, bende değilim,

            Bir ben vardır bende benden içeru”

          D. Ali TAŞÇI (dalitasci@hotmail.com) Twitter:@DAliTasci