BAŞKALARININ MAYMUNU OLMAK

D. Ali TAŞÇI

 

 

            Atilla İlhan “Hangi Batı?” adlı kitabında şu çarpıcı tespitleri yapar:

            “…Hayır, bize bunları öğretmediler: Lisede Sophokles okuduk, klasik Türk sanat musikisine sövmeyi, Divan şiirini hor görmeyi, buna karşılık devletin yayınladığı kötü çevrilmiş batı klasiklerine körü körüne hayranlık göstermeyi öğrendik. Sanki Sinan Leonardo’dan önemsiz, Mevlâna Dante’den küçüktü, Itri ise Bach’ın eline su dökemezdi. Aslında kültür emperyalizminin ilmiğini kendi elimizle boynumuza geçiriyorduk.”

 

            Bir ülkenin çocuklarının var oluş hafızalarını yok etmek istiyorsanız, onların değer yargılarını önemsemeyiniz, aşağılayınız ya da imha ediniz. Bu durumda ortaya özgünlüğü ve öz güveni olmayan taklitçi kuşaklar çıkar ki, artık dış düşmana ihtiyaç kalmaz, siz kendi içinizde kavram kargaşasının doğurduğu kavgaların zebunu olursunuz.

            Bu toplumun ana değer yargısı nedir deseniz, kargalar bile bilir, İslam. İslam’ın getirdiği diğer değerler: Adalet, sevgi, saygı, vefa, dürüstlük, sorumluluk, merhamet…

 

            Bütün bunların yer aldığı bir yaşam biçiminin tarihi süreç içinden süzülerek gelmesi, bunların edebiyata, sanata ve hayatın diğer bölümlerine yansıması; böylece bir medeniyetin var oluş süreci…

 

            Kendinize özgü değilseniz, başkalarının maymunu olursunuz.

 

            1980’li yılların ortalarında Türkiye’ye Japonya’dan bir heyet gelir. Heyet, Türkiye’nin çeşitli bölgelerinde inceleme ve gözlemlerde bulunduktan sonra şu değerlendirmede bulunur:

            “Sizin çocuklarınızda millî şuur yok!”

            Türk yetkililer şaşırır ve sorarlar: “Sizin gençlerinizde var mıdır? Bunun için ne yapmak gerekir?”

 

            Japon uzmanlar anlatmaya başlar:

            “Biz gençlerimize daha ilköğretime başlamadan “şok testler” uygularız. Örneğin uçak gibi hızlı giden trenlerimize bindiririz, bir tur yaptırırız. Mini mini çocuklar teknolojinin bu baş döndürücü sonucunu görerek şok olurlar. Bu şoktan sonra onları Hiroşima’ya götürürüz. Bölgeyi aynen koruyoruz. Bombalanmış bu bölge hakkında bilgilendirir, değil hayvan bitkinin bile yeşeremediği hiçbir canlıya hayat hakkı tanımayan atom bombasının etkilerini gösteririz. Ve deriz ki; eğer sizler çalışmaz, sizden öncekileri geçmezseniz vatanınız, işte böyle düşmanlar tarafından bombalanır; çalışırsanız, bindiğiniz hızlı trenleri geçecek yeni vasıtalar yaparsınız.” (Dünden Bugüne Tercüman Gazetesi, 22.02.2003)

 

            Eğitim işte bu, zıtların bileşkesini çıkarmaktır. Geçmişten ders almaktır; bunun için de geçmişi bilmek gerekir. Geçmişine küfreden bir neslin çocuklarından geleceği ve insanlığı inşa ve ihya edecek büyük şahsiyetler çıkabilir mi?

 

            Hiroşima’ya atılan atom bombası, aslında Japonlar için itici bir güç olmuştur. Teknolojinin kurbanı olan Japonya, çocuklarına şunu demek istiyor; yaşamak için teknolojiyi içinize sindireceksiniz, yoksa Hiroşima gibi deriniz soyulur. Demirin çelikleşmesi için o ısıtılır ve ateş gibi olunca birden suya sokularak şok edilir. Kuşakların da zihinlerinin çelikleşmesi için şoka ihtiyacı vardır.

 

            Biz çocuklarımızı, mesela Çanakkale’ye götürüp buranın ruhunu onlara kavratabiliyor muyuz? Daha düne kadar Çanakkale’ye gitmek yasaktı ve orası Türk çocuklarına kapalıydı. Bunun gibi ülkemizin diğer tarihi değerleriyle, dini yapılarıyla, sanat eserleriyle çocuklarımızı ne kadar tanıştırıyor ve onlara derin bilinç yüklüyoruz? Bunlar olmadan kuru bilgiyle yetişen çocuklar bencil ve kıyıcı olmaktan kurtulamıyorlar. Acaba dünyada bizim kadar tarihine, dini ve milli değerlerine sırtını dönmüş başka milletler var mıdır, doğrusu bilemiyorum. Geçmişinden utanan nesiller, geleceğin aydınlık dünyasını kurabilirler mi? Temelsiz yapılar!..

 

            “İsrail’de cumartesi kutsal gündür. Bu günde, dindarların yoğun olduğu bölgelere araba ile girilemiyor. Belediye otobüsleri hükümetin aldığı kararla seferden men ediliyor. Kadınlar uzun etek giyiyor. Bir erkek o gün takke takmazsa tepki görüyor. Yine bu günde çalışmak yasaktır. O nedenle yaşam büyük ölçüde durmaktadır. O kadar ki, cumartesi günleri çalışma yasağına uygun olarak asansör düğmesine basmak bile yasaktır. Bu yüzden bazı oteller, cumartesi günü asansörleri her katta duracak şekilde programlamışlardır.” (İdris Gürsoy, Olayların İçinden: İsrail’de Din, Zaman, 1.7.1999)

 

            Altı yüz yıl, üç kıtada, yirmi milyon kilometre kareden daha büyük bir dünya devletini yönetmedi sanki Osmanlı! Yoksa bir hayal miydi?

 

            Osmanlı’nın değer yargısı İslam’dı. O gittikten sonra çocuklarımıza hangi değer yargısını verebildik? Kendi özgün değerlerimizi mi verdik, yoksa taklitlerle onların özlerini bozduk mu? Verdiklerimiz tuttu mu? “Değer ölçüsü birimi paradır.” diye öğrettik, şimdi her şey kâğıt değerinde ve her şey taklidin kıskacında.

 

            Hiroşima aslında Japonlar için bir nimet oldu; nesilleri onunla kurtarmaya çalıştılar.

            Bizim için de yaşadığımız musibetler nimet olursa, her acımız aşı gibi olacaktır. Her mikrobun şifasını onun içinde aramak gerek.

 

            Siz değerlerinizi yaşamaz ve yaşatmazsanız, yabancısı olduğunuz dünya değerleri sizi tutsaklığa mahküm edecektir. Dünyaya verebilecek değerleriniz yoksa, gelecek zamanlar sizden söz etmeyecektir.

 

            Ben teknolojinin gücünden çok, o güce parmak basan eli önemsiyorum; çünkü onun ruhu vardır.

 

            Ruhu olmayanın değeri mi olur?

                                            

                        D. Ali TAŞÇI (dalitasci@hotmail.com) Twitter:@DAliTasci