Millet olarak kutuplaştırmayı ve kutuplaşmayı seviyoruz, maalesef. Kahramanmaraş ve Şanlıurfa olaylarına verilen tepkilerden bunu bir kez daha anlıyoruz. Olaylara anlık tepkilerle yaklaşıp çözüm önerileri sunuyor, hatta uygulamayı hedefliyoruz. Bunu da beceremiyoruz. Çünkü saha gerçeklikleri çok farklı. Çocukerkil bir toplum olduğumuz gerçeğiyle yüzleşemedik. Ebeveyn artık efendisini doğuruyor…
Ülkemin okumuş kesiminin verdiği tepki ise daha da düşündürücü. Sağlıklı bir zihin yapısının ürünü denilebilecek yaklaşımlar ortada yok. Eğitimin tüm paydaşları benzer bir tepkisellik içinde. “Bu yol çıkmaz sokak” diyecek kişilere değil, bu gerçeği dile getirecek kitlelere ihtiyacımız var.
Eğitim; ne iktidarın ne de muhalefetin operasyon alanı olmamalıdır. Sendikaların konfor alanını besleyen bir zemin de olmamalıdır. Artık her şey değişmeli. “Kızdım, iş bırakıyorum” anlayışının ötesine geçen eylem türleri geliştirilmelidir. Eğitim camiasının fedakârlığını öne çıkaran eylemler olmalı bunlar. Felsefi derinliği olan, didaktik bir yön taşıyan; “kendini eriten mum öğretmen” metaforuna uygun eylemler…
Cumartesi-pazar da okuldayım; öğrencilerime ve velilere rehberlik ediyorum…
Gündüzler uzun; akşam saat yediye kadar okulumdayım, öğrencilerim ve velilerimle birlikteyim…
Sadece bir gün değil, her gün nöbetçiyim…
Dersimin olmadığı günlerde de okuldayım…
İş bırakma eylemi, mevcut koşullarda ciddi riskler barındıran bir araç hâline gelmiştir. Öğretmen özelinden bakıldığında bu eylem yalnızca işi bırakmak değil; öğrenciyi sahipsiz bırakmak ve ek dersten feragat etmek anlamına da gelir. Ancak burada niyetler de muğlaktır: Kimisi gerçekten fedakârlık yaparak eyleme katılırken, kimisinin motivasyonunun ek ders kaygısı mı yoksa öğrencinin boş bırakılmaması hassasiyeti mi olduğu net biçimde ayırt edilememektedir. Eylem günlerinde “ek ders kesilmez” gibi bir karar alınması ise bu kez eylemin mahiyetini ve ciddiyetini tartışmalı hâle getirecektir.
Bu nedenle söz konusu eylem biçimlerinin yeniden ve ciddiyetle ele alınması gerekmektedir. Planların elle yazıldığı, not defteri ve karnenin kutsal (!) kabul edildiği bir dönemin refleksleriyle dijital çağın sorunlarına çözüm üretmeye çalışmak, üzerinde durulması gereken bir çelişkidir. İrili ufaklı tüm sendikaların iş bırakma kararı aldığı bir ortamda, Bakanlığın eğitim-öğretime devam yönündeki tutumu da ayrıca dikkatle değerlendirilmelidir.
Elbette iş bırakma eylemine kategorik olarak karşı değilim; ancak bunun olağanüstü durumlarda başvurulabilecek bir yöntem olduğu kanaatindeyim. Bugün ise işi bırakma değil, işe koyulma zamanıdır. İhmal ettiğimiz, hatta yer yer imhal ettiğimiz bir neslin imarı ve ihyası için bugün, her zamankinden daha fazla çalışma günüdür.
Bunlar çoğaltılabilir. Evet, akışı tersine çevirmenin yolu şaşırtmaktır. “İş bırakıyorum” demek; değişen öğrenci ve aile dinamiklerini anlamadan 90’lı yılların tepkisini vermek demektir. Biz dünde yaşamıyoruz. Bugünün şartlarını bilerek hareket etmeliyiz. Ortada maalesef hem gerçek hem de mecazen bir cenazemiz var. Biz “sen-ben” diyerek, basit ideolojik gözlüklerle bu olaylara bakamayız.
Yazının bağlamını değiştirmemek adına örnekleri çoğaltma niyetinde değilim. Bu meseleyi yalnızca sosyal medya, televizyon, aile, sendika, bürokrasi, siyaset, öğretmen, idareci ve öğrenci özelinde değerlendirmek de yanlıştır. Aynı şekilde, bu örnekleri kimlik ve diğer aidiyetler üzerinden yorumlamak da doğru değildir. “Bakın, işte öğretmen anne, üst düzey yönetici baba, seküler aile ama sonuç bu” şeklindeki bir yaklaşım da yanlıştır. Daha düne kadar “okulda, kampüste polisin ne işi var” diyenler, bugün “polis nerede?” diyor. Bunlar reflektif davranışlardır.
Olaya makro ölçekte bakamıyorsak, mikro ölçekte susmayı becerebilmeliyiz. Bu tür olaylar sonrası hemen alınacak bağlayıcı kararların da doğru olmadığı kanaatindeyim. Bu yaklaşım, ileride daha büyük sorunlara yol açabilir. Zamana yayılmış, sağduyulu bir yol izlemeliyiz. Bakanın değişmesini istemek ya da okullara polisi kalıcı bir çözüm gibi görmek, meselelere yüzeysel bakmaktır. Polis ve güvenlik personeli olmadan da huzuru tesis edebilmenin yollarını araştırmalıyız.
Eğitim, fraksiyon işi değil; aksiyon işidir. Fraksiyonlara göre hareket edenler, dün de bugün de yanılan tarafta oldular. Eğitim sisteminin tüm paydaşları—sendikalar, siyasetçiler, bürokrasi, yöneticiler, eğitim emekçileri ve veliler—yaşanan her olaydan sonra yine aynı “açıklama yarışında” yer alıyor. Sloganlar, bildiriler, sert çıkışlar…
Ama o gürültü içinde tek bir cümle duyulmuyor:
“Biz hatalıyız.”
Herkes kendi haklılığını ilan ediyor, masumiyetini savunuyor. Oysa gerçek değişim, “ben hatalıyım” diyebilme cesaretiyle başlar.
Evdeki ilgisizlikten dijital dünyanın yıkıcı etkilerine kadar uzanan büyük bir ihmalkârlık zinciriyle karşı karşıyayız. Bu zinciri kırmanın yolu, suçu başkasına devretmek değil, aynaya bakmaktır. Çünkü sorumluluk üstlenilmeyen hiçbir acı, kalıcı bir çözüme dönüşmez.
Şehitlerimize rahmet, yaralılarımıza sağlık ve selamet; bizlere ise feraset…
Ve en çok da hatamızı kabul edebilme erdemi…