ÇOCUKLAR CAMİYE GELMESİN Mİ?

Halil ÇELİK

Cami ve çocuk meselesinde hem teorik hem pratik olarak mesai harcayan bir imam olarak, herkesin konuştuğu bu konuda birkaç kelam etme ihtiyacı hissettim.

Öncelikle ifade etmeliyim ki mesele oldukça geniştir. Camilerin yalnızca namazgâh bölümüne indirgenmesi, müştemilatın asli fonksiyonundan uzaklaşması, cemaat profilinin büyük ölçüde 60 yaş ve üzerine sıkışması, mabedin hayatın merkezinden çekilip sadece namaz kılınan ve cenaze kaldırılan bir mekâna dönüşmesi… Konu uzayıp gider.

Böyle bir zeminde cami–çocuk ilişkisini konuşmak, adeta kangren olmuş bir hastanın yalnızca baş ağrısıyla meşgul olmaya benzer.
Önce büyük resmi görmek gerekir.

Sosyal medyada çocukların camiye gelmesiyle ilgili görüş beyan eden bazı akademisyenlerin videolarını üzülerek izledim. Söylenenlerde tamamen gerçeklik payı yok demiyorum; elbette bazı tespitler haklı olabilir. Ancak mesele sosyolojik, pedagojik ve sahadaki gerçeklikten kopuk bir üslupla ele alındığında çözüm üretmez.

“Her yerin bir kuralı var. Çocuk tiyatroda, sinemada zıplıyor mu? Gürültü yapıyorsa camiye getirmeyin.” deniliyor. Oysa çocuk fıtratı mekâna göre değişmez. Çocuk; enerjiktir, hareketlidir ve disiplinini yaşayarak öğrenir. Bugün sinema ve tiyatro salonlarında görülen düzen, uzun bir kültürel alışkanlık ve bilinçli yönlendirme neticesidir. Aynı bilinç ve pedagojik yaklaşım camiye taşınmadan sadece yasak koymak kalıcı çözüm değildir.

Elbette camilerin korunması gereken bir mahabeti, adabı ve ciddiyeti vardır. Ancak bu ciddiyet, çocukları dışlayarak değil; onları eğiterek, sürece dahil ederek ve aşamalı biçimde alıştırarak inşa edilir. Aksi yaklaşım, camileri belli bir yaş grubuna mahkûm eder ve gelecek nesillerle bağımızı zayıflatır.

Peki çözüm nedir?

Çözüm; imamın ve yetişkin cemaatin el ele vermesidir. Camilerde namazgâhın dışında çocukların dünyasına hitap edecek alanlar oluşturulmalıdır. Camiye gelen çocuğa başta ebeveyni olmak üzere cemaat sahip çıkmalı; onu azarlayarak değil, güler yüz ve tatlı dille eğitmelidir. Çocuğun seviyesine inmeden, onun dilini konuşmadan, sadece “sus” diyerek bir terbiye inşa edilemez.

Tecrübemiz şunu gösteriyor: Çocuklara sorumluluk verildiğinde ve değerli hissettirildiğinde tablo değişiyor.

Nitekim camimizde Ramazan ayında uyguladığımız bir sistemi paylaşmak isterim: Teravih namazı sonunda çocuklara kısa bir hadis-i şerif okuyup izah ediyoruz. Yazılı olarak veriyor, ezberlemelerini istiyoruz. Ardından küçük ikramlar yapıyoruz. Ramazan sonunda bu hadislerden imtihan edeceğimizi ve başarılı olanlara bayram harçlığı vereceğimizi ilan ediyoruz. Ayrıca namaz sonrasında kontrollü şekilde ok talimi gibi faaliyetler gerçekleştiriyoruz. Ailelere de sohbetlerimizde bu meselenin ehemmiyetini ve üzerlerine düşen sorumluluğu anlatıyoruz.
Elhamdülillah, Ramazan’ın başında karşılaştığımız gürültülü ve düzensiz ortam, süreç içerisinde büyük ölçüde sükûnete dönüştü. Büyük oranda bir iyileşme sağlandığını müşahede ettik. Bu da göstermektedir ki mesele yasaklamak değil, yönetmek; dışlamak değil, yönlendirmektir.

Bu konuda konuşacak olanlar şunu unutmamalıdır ki: İmamın durduğu yere mihrap denilmiştir. Mihrap, kök itibariyle mücadele edilen yer demektir. Yani imamın konumu yalnızca namaz kıldıran bir görevli olmanın ötesinde; rehberlik eden, sorun çözen ve nesil inşa eden bir mesuliyet makamıdır.

Karşılaştığımız bu ve benzeri meselelerin çözüm zemini yine caminin kendisidir. Cami bir cehd meydanıdır; aynı zamanda bir eğitim ocağıdır. Çocuk sesini camiden tamamen uzaklaştırmak, yarın gençliğin camiden uzaklaşmasına zemin hazırlayabilir.

Mesele susturmak değil; yetiştirmektir.