EŞEKLİK NE ZAMAN ORTADAN KALKAR?

D. Ali TAŞÇI

 

            Mevlâna, Mesnevi’sinde şöyle bir hikâye anlatır:

            “ Bir oduncunun bir eşeği vardı. Zavallı eşeğin zahmetlerden sırtı çember gibi iki büklüm olmuştu. Sırtındaki yaraların dayanılmaz acısından adeta ölümüne aşık olmuştu. Sahibi, ona kötü davranıyor, arpa nerde, kuru otu bile onun önüne koymuyordu.

            Bunu gören Padişah görevlisi (imrahor), eşeği acıdı ve onu sahibinden kısa süreli alarak padişah ahırına, atların arasına bağladı. Eşek, her tarafta bol gıda ile beslenmiş tavlı, semiz, güzel, genç Arap atlarını görünce şaşırdı. Onların ayak bastıkları yerler süpürülmüş, sulanmış; samanları, arpaları tam vaktinde veriliyordu. Atların kaşağı ile tımar ve gübre ile ovulduklarını, silindiklerini görünce dayanamadı ve başını yukarı doğru kaldırarak:

            “ Ey büyük Allah’ım!” dedi, “ Diyelim ki ben bir eşeğim, ama senin yarattığın biri değil miyim? Neden perişanım, neden sırtım yara bere içinde, neden zayıfım? Oysa bu atların halleri böyle mükemmel, gıdaları yerinde; peki, neden azap ve bela yalnız bana mahsus?”

            Derken ansızın bir savaş sesi duyuldu ve ahır karıştı. Arap atlarına eğerler vuruldu, kemerler sıkıldı, savaşa götürüldüler. Savaşta bu atlardan birçoğu öldü, kalanları da yaralı bereli bir biçimde tekrar ahırlarına getirildiler.

            Eşek bunları görünce, “Ya Rabbi!” dedi, “Ben, fakirliğime, zayıflığıma, sıhhat ve afiyetime razıyım; o güzel gıdaları da istemem, o dayanılmaz ağrıları da!”

            Hayatta olmasını çok ama çok isteyip de bir türlü olamayan ne tatlı arzularımız olmuştur. Bu arzular gerçekleşmeyince de kahırlar kapımızı çalmış, bunalımlar zihnimizi işgal etmiş ve bütün bunlara dayanamayan birçok insan intiharı seçmiştir. “Be niçin topalım, körüm; güzellik dağıtılırken bana neden hiç uğramadı, o şöhretler gibi ben de olamaz mıydım?..” tarzında çevremizde, hayatın içinde ne kadar çok serzeniş, şikâyet ve isyan vardır!

            Bir kitabın başından birkaç sayfa okuyup, ya da bir filmin ilk girişini seyredip o eserler hakkında karar vermeye kalkışmak, en azından cahilliktir, bilgisizliktir. Elma ağacının tohumuna bakıp, “Hani, elma bunun neresinde?” diyen birinin önce bilgisizliğine, sonra da aceleciliğine hükmedilir. Evet, insan hem cahildir, hem de acelecidir; bunu aşamadıkça da bunalımdan, stresten, derin kuyulardan kurtulması zordur.

            İnsana verilen nimetlerin kıymetini, insanın algılayabilmesi için, bazen onun üzerine karanlıklar çöker. O da “Eyvah! Hayatım karardı!” diyerek ümitsizliği mesken edinir. Oysa bu karanlıklar, bu gece, aslında ona biraz sonra armağan edilecek olan gündüzün müjdeleridir.

            Dünyanın, dünya karanlığının bir özelliği, bir amacı, orada insanın ahireti araması adına düşünmesi, çaba sarf etmesi içindir. Hayat zıtlardan meydana gelmiştir; dünya, ahiretin zıddıdır. Bugün içinde bulunduğun dert ve sıkıntılar, senin ölmeni değil, olmanı sağlıyor; sen çıkıp isyan feryadı basıyorsan, cehaletini de ilan ediyorsun demektir. Hangi cahil mutlu olmuştur?

            İnsanın görevi, Rabbinin kendisindeki tecellisini olgunlaştırmak, terbiye etmek ve ruhunu sonsuzluğa hazırlamaktır. Bunu başardığı zaman, onun fiziki eksiklik veya donanımları onu etkilemez; çünkü o, fani olanın zebunu, tutsağı olmaktan kurtulmuştur. Gerçek özgürlük de bu değil midir? Terbiye, Rabbin varlık üzerindeki tecellisidir; insan bu tecelliyi hissetmek ve olgunlaştırmakla görevlidir. Bunu başaramayan insan “hayvandan da aşağıdır.”

 

            İnsan zaman denen sihirli olguyu biraz hissedebilse, o vakit, bazı şeyleri başından itibaren sezmeye başlar. İşte asıl bilgiye giden yol da budur. Kendi zayıflığına bakıp, başkalarının semizliğinden kıskanmaz, olaylar ve verilerini kalbin ışığı altında aklının gözüyle görür ve tatmin olur.

            Hak etmediğin halde, makamından, fiziğinden, zenginliğinden vb, övülüyorsan, bu zehirli arzu ve şehvet senin sonunu hazırlayabilir. Bazı ağlayışlar da bunların ilacı konumundadır.

            Bütün mesele, hayatı Yaratan’ın şifreleri doğrultusunda hayatı yaşamak ve insanlığa ulaşmaktır. İnsanlığa ulaşabilmenin formülü de zıtları kendi içinde cem etmek ve bunların çarpışmalarına bedenini mekân edinirken, ruhunun özgürce akışını hissedebilmektir. Bütün bunlar bir sistem içinde gerçekleşir. Bu sistemin adına da İslam denir. Bu akışı sağlayabilen ve bu sisteme uyum sağlayarak yaşayabilenlere “İNSAN” denir.

                                              D. Ali TAŞÇI (dalitasci@hotmail.com)  Twitter:@DAliTasci