HAC MEŞAKKATTİR

D. Ali TAŞÇI

 

                Aynen öyle; hac meşakkattir, zorluktur, çiledir; fakat aynı zamanda heyecandır, doğuştur, doğruluş ve diriliştir. Maddeler dünyasında semavi bir yürüyüştür. Dünyada, ahiretin bir provasıdır.

                Rabbimize şükürler olsun, Hac vazifemizi eda ederek memlekete döndük; daha doğrusu ruhani alemden maddi aleme iniş yaptık. Sevgili okuyucularımızdan ayrı kaldığımız bir aylık süre içerisinde deruni bir yolculuk yapmaya çalıştık, yapabildikse!..

                Hac hakkında maddi ve manevi çok şeyler yazılabilir elbet, çünkü kapsama alanı çok geniş bir ibadet. Dünya Müslümanlarının farzlarından biri. Bu farz ibadetin yönetiminin sadece Suud Krallığına bağlı olması anlaşılır gibi değil. Neden dünya Müslümanları bir şura oluşturup Mekke ve Medine’nin yönetimini ele almazlar, anlayamıyorum. Suud’un keyfince hac işi devam edecekse, ileriki zamanlarda büyük aksamaların olması kaçınılmaz. Özellikle Mekke ve Medine’nin temizlik işlerini İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin alması için Türkiye’nin hararetle Suud nezdinde bir girişim yapması herkesin dileğidir.

                Diyanetin organizasyonuyla hacca gittim. Öncelikle kırk binin üzerindeki insanı ( özel  şirketler hariç) organize ederek hac yaptırmanın büyük bir iş olduğunu söylemem lazım. Tabii, uzun yılların vermiş olduğu tecrübenin de bunda olumlu katkıları vardır.

                Ben bir iki gözlemimi aktararak sizlerle paylaşmak istiyorum:

                Kaldığımız otelde on beşin üzerinde kafile vardı. Her kafilenin yüz elli kişiden oluştuğunu hesap edersek, iki bin beş yüzün üzerinde hacı barınıyor demekti, otelde. Her kafilede başkan dahil, beş görevli imam bulunuyordu. Bu, yüze yakın imamın varlığı demektir. Otelin bir de büyük bir mescidi vardı (Mekke’de). Herkes her vakitte Mescid-i Haram’a gidemiyor ve bu mescitte namaz kılınıyordu. Allah rızası için bir imamı takkeli, uzun kollu gömlekli göremedik. Mihraba da aynı kıyafetle geçtiler. Cemaatin söylentilerini de hesaba katarak diyoruz ki, Diyanet’in bilinçli uygulaması mıydı bu; çünkü elbiseler “Diyanet” arması taşıyordu. Sigara içmeyen imam neredeyse yoktu ve her yerde tüttürülüyordu. Toplu hareketlerde curcuna yaşanıyor ve hacıların sinirleri çok geriliyordu. Türkçesi, aşk yoktu!

                Mescid-i Haram’da ve Mescid-i Nebi’de her milletten insanı görmek mümkün. Malezya’dan Endonezya’ya, Nijerya’dan Burkina Faso’ya… zencisiyle, beyazıyla; sarısı, esmeriyle bir insanlık mahşeri sergileniyordu. Mescitte her millet ibadet ediyor, Kur’an okuyordu; boş oturana rastlamak zordu. Nerede Kur’an okumayan bir insan görürseniz biliniz ki o Türk’tür! Hayıflandım! Yüz yıllık fetretin acı meyvelerini Hicaz’da somut olarak toplayacağımı nereden bilebilirdim? Zaten bu sene yaş ortalaması çok ileri idi; çünkü sekiz yıl önce yazılıp sıraya girenler hacca gidebilmişti. Ellisinde yazılmışsa, altmışını bulmuş hacılar, yetmişlik, seksenlikler vardı. Ve bunların kahır ekseriyeti de maalesef Kur’an okumasını bilmiyorlardı. Onların birçoğuyla konuştum, hiçbiri durumundan memnun değildi ve üzgündü. Nesiller heba edildi uzun yıllar. Bunun hesabını vermek çok zor olsa gerek.

                Hacca gençken gitmek çok önemli; çünkü zorlukları vardır. Yaşlıların bu zorlukları tek başlarına aşmaları adeta imkânsızdır. Buna rağmen bir insanlık dayanışmasını orada görmek de mümkün. Din kardeşliğinin getirdiği güzellikler somut olarak karşınıza çıkıyor; bir zenciyle kucaklaşıyor, duygularınızı bütünleştiriyor ve manevi dünyanın içinde kayboluyorsunuz. Her ırkla İslam adına kardeş olduğunuzu yaşayarak görüyorsunuz. Maddi baskılardan kurtuluyor ve manevi dünyanın hafifletici ve serinletici ruhuyla sermest oluyorsunuz. Semboller içerisinde hakikatin eteğine tutunmanın hazzını içinizde duyuyorsunuz.

                Dileğim ve duam, her Müslümanın haccı bir kere de olsa yaşayabilmesidir. Çünkü hac, insana fanilik duygusunu alabildiğince veriyor ve bu da kimliğinizin oluşumunda birinci derecede katkı sunuyor.