KENDİMİZE YABANCILAŞMA SANCIMIZ

Seyfullah FIRAT

Milli ve manevi dünyasına sadakat bakımından insanlığa örnek olmuş, başkalarına benzemeyi kendisini unutmak olarak anlamış bir milletin evlatları olarak, Osmanlının son iki asrından beri başkalarını taklit etme hastalığına yakalandık. Millet evlatlarının aslına sırt dönerek başkalarına benzeme hastalığına yakalanmasında misyoner faaliyetlerinin payı çok büyüktür. Asırlardan beri farklı cephelerden kültür saldırılarına hedef olan milletimiz, kendisi kalma veya kendisi olma çizgisinde çok ciddi kayıplara uğratılmıştır.

Önderi olduğumuz Türk- İslam medeniyeti gereği olarak alınteri dökerek kazanmayı ibadet kabul eden bu millet şimdi hazırcılığı sevdiği kadar ne yazık ki kopyacılığı da çok sever oldu. Geldiğimiz veya getirildiğimiz en son noktada her işimizde mutlaka başkalarına özenmenin veya başkalarından esinlenmelerin izlerini kolayca görebiliyoruz.

Samimi olarak itiraf etmek durumundayız ki biz çok az okuyan, az okumamıza rağmen çok şeyler bildiğini iddia eden bir toplum haline geldik. Neyi bilmediğimiz veya neyi bildiğimiz konuları arasındaki çizgi kırıldığından dolayı bilmeden çok şeyler bilme hastalığına yakalandık.

Biz insanlar duyu organlarımız sayesinde etrafımızda olup biten olayları algılarız veya anlamaya çalışırız. Daha sonra da görüp duyduklarımızı kendi akli selimimizle, kendi uzanabildiğimiz zaviyeden kendimizce yorumlayarak söz konusu olaylarla ilgili yine kendimizce doğru veya yanlış birtakım tanılara giderek bildiklerimize kendi patentimizi vurur ve kendimize mal ederiz.

Millet olarak bugün sahip olduğumuz veya ulaşmış bulunduğumuz tüm bilgi birikimimizi bizden önce yaşamış veya bugün birlikte yaşamakta olduğumuz başka insanlarla birlikte üretmişiz.  Başka bir ifadeyle söylemek icap ederse şunu diyebiliriz: Bugün sahip olduğumuz veya işleme koyduğumuz bütün bilgilerimiz, geçmişte düşünce üretmiş insanların bize armağan ettikleri ve bizim de daha sonra ortaklaşa takviye ettiğimiz bilgi kaynaklarından beslenirler.

Bilgi kaynaklarımız ne kadar sağlamsa veya ne kadar doğruysa o bilgiler üzerinde inşa edeceğimiz düşünce kalelerimiz de o kadar sağlam veya o kadar bizim olur. Hiçbir toplum uzun bir süre başkalarının kültür şemsiyesi altında gölgelenemez. Milletler mutlaka ama mutlaka kendi kültür atmosferlerini yaşatmak ve kendi bilgi şemsiyelerini açmak zorundadırlar.

Hiçbir insan tek başına her şeyi üretmeye muktedir olamadığı gibi, hiçbir insan da tek başına yaşama şansına sahip değildir. İşte bundan dolayı da insanlar arasında bilgi paylaşımı ve düşünce paylaşımı olduğu kadar davranış paylaşımı da söz konusudur.

Kısaca şu hususu işaret etmek istiyoruz. Hayatın her safhasında birilerinin etkisinde kalabildiğimiz gibi biz de başkalarını bir şekilde mutlaka etkiliyoruzdur. İşte bu etkileşme sürecinde yardımlaşmanın yerini kuşatma, paylaşımın yerini sömürme hırsı kaplarsa, işte orada başkalaşma ve yozlaşma başlar.

İçinde yaşadığımız dünyanın son beş asrına bakarsak, geçmişle ilgili tespitlerimizin ışığında da gelecek adına düşünce üretirsek, birileri gibi kültürler arası diyalogdan biz o birileri kadar kolayca bahsedemiyoruz. Bize öyle geliyor ki, bu sözde barışçıl projeler bile bu savaşta bu milletin başkalaşması için kullanılan çok tehlikeli bir silahtır.

Batıda gelişen ve haram üzerinde büyüyen, günümüze gelinceye kadar da insanlığın ürettiklerini bir sülük gibi kemiren sömürgecilik vahşeti ve bu vahşetin ardındaki doymak nedir bilmez güçler hep bu yöntemlerle insanlığın hafızasını çaldılar ve emeklerini sömürdüler. Yabancı kültür ve ideolojilerden etkilenmeler sonucunda ortaya çıkan boşluklardan veya zaaflardan da hep batılı sömürgeci ülkeler istifade etmişlerdir.

Biz bu gerçeklerden dolayı insanlık tarihinin milletler arası savaşlardan ibaret olduğunu ve bundan sonra da aynı şekilde devam edeceğini iddia ediyoruz. Bizim bu savaştan milletçe galip çıkabilmemizin tek yolu vardır ve o yolda mutlaka bizim biz olarak kalabilmemizden ve kendi kültür değerlerimize sahip çıkma şuurunu ortaya koyabilmemizden geçmektedir.

İnsanoğlunun yaradılış fıtratında mevcut olan paylaşım duygusu, ne yazıktır ki içinde yaşamakta olduğumuz zaman diliminde birtakım emperyalist odaklar tarafından başkalarına hükmetme veya hedef aldıkları milletleri kendilerine benzeterek imha etme gibi akıl oyunlarında malzeme olmuş durumdadır.

Emperyalist güçlerin veya hegemonyacı odakların sergiledikleri akıl oyunlarına biz genel anlamda “Kültür Emperyalizmi” diyoruz. Milletlerarası savaşlarda kullanılan saldırı yöntemlerinden bize göre en tehlikeli ve yıkıcı olanı kültür savaşı yöntemidir.

Yazılı veya görsel medya üzerinde oldukça ağır bir baskı ve tahakkümü olan dış odaklar bu konularda çok ciddi ve sinsi çalışmalar içerisindedirler. İnternet dünyası günümüzde kültür savaşçılarının en öldürücü silahı haline gelmiştir.

Son yıllarda gündemimize düşen, kültürler veya dinler arası diyalogu gibi kavramlar belki birilerince çok iyi niyetlerle ortaya konmuş projelerdir ama ne yazık ki bizim bu konulardaki iyi niyetlerimizi birileri çok ciddi anlamda ters yüz ederek kendi çıkarlarına alet etmektedirler.

Tek dünya devleti- Tek dünya dini- Tek dünya milleti projesini uygulamaya koyanlar adım adım hedeflerine doğru ilerlerken, yapmayı başardıkları en büyük tahribat insanların beyinleri ve düşünceleri üzerindeki tahribattır. Zihinsel olarak işgal edilen toplumların kendi kalıp ve markalarını kullanma şuurları kalmayacağından, önlerine konulan veya bir şekilde başkalarından kopya ettiği markayı kullanır hale gelerek o düşünce kalıplarının gerçek sahipleri olanların uyduları haline gelerek kendi benliklerine ters düşeceklerdir. Böylesi bir durum milletler için yok oluş demekten başka hiçbir şey değildir.

Türk toplumu bu noktada çok ciddi saldırıların muhatabı olmuş bir toplum olarak artık geç kalmadan aklımızı başımıza alıp altımızın kaymakta olduğunu idrak etmemiz gereken günlerden geçiyoruz. Tedbirler geliştirme konusunda kaybedebilecek zamanımız, ne de geri çekilip terk edebileceğimiz ne bir kültür kalemiz ne de sosyal veya ekonomik alanda tek bir kale burcumuz dahi kalmamıştır.

Kültürel veya dini hayatımızla birlikte siyası, sosyal ve ekonomik hayatımız da tamamen işgal altına alınmış durumdadır. Neyin bizim olduğunun veya neleri başkalarından kopyaladığımız konularında henüz ortak bir kanat sahibi değiliz. Her kafadan farklı sesler çıkmakta, bir takım medya şövalyeleri de beslendikleri veya hegemonyasına girdikleri odakların güdümünde toplum hafızamız üzerinde şeytanlar dansı yapmaktadırlar.

Bizi biz yapan maddi ve manevi değerlerimiz akıl oyunlarıyla hırsızlanmakta veya manevi kıymetlerimiz çağdaşlaşma adı altında çözülmekte ve çürütülmektedir. Şimdi millet olarak, toplum olarak çok acı bir çözülmenin kıskacında ölüm terleri dökmekteyiz.

Bu hastalıkların araka planında yatan en büyük gafletimiz başkalarını taklit etmek, en büyük kabahat ve günahımız da kendi aslımıza sırt dönerek geçmişimizden ve kendi milli dinamiklerimizden kopuk yaşamamızdır.

Elbette hiçbir toplum geri vitese takarak hayat yolculuğunu uzun süre sürdüremeyeceğinden dolayı her toplum sürekli bir şekilde ileri vitesleri kullanarak geleceğe doğru kendi kültür rayları üzerinde yol almak zorundadır. Ancak; ileri vitesi kullanırken de önemli olan sosyolojik kazalara sebebiyet vermemektir.

Bir toplumda sosyal ve ekonomik anlamda frenler patladığı zaman o toplum kaoslara sürüklenmiş olur ve bundan da en çok o toplum üzerinde hesap yapanlar istifade ederler.

Açık ve net solarak söylemek icap ederse, bütün insanlık günümüzde trafik kazası yapmış ve bütün insanlık ne yazık ki bu kaza sonucu yaralı durumdadır. Ne yazık ki bu kazada yaralananlara ilk yardım müdahalesini yapacak veya yapması gereken toplum doktorları dediğimiz sözde aydın ve entelektüellerimiz de taklitçilik ve kopyacılık illetine yakalanmışlardır.

Türkiye’nin belki de en büyük açmazı milli aydın zafiyetimizdir. Türkçe düşünen, Türkçe bakıp gören aydın tipini ne yazık ki yetiştirebilmiş değiliz.  Beyin göçü veya beyin hırsızlığı kanalıyla da yetişen evlatlarımız bizden koparılmaktadır.

Birileri Atatürk adına bu milletin sosyal dokusunu tahrip ederken, başka birileri de din adına milletin imanını hortumlamakta ve millet evlatları da afyondan daha beter etki eden sefalet ve açlık içerisinde, olup bitenlere akıl verememektedir.

Türk toplumu bugün her alanda kültür intiharı yapmış şartlardadır. Şükürler olsun ki yaralı durumdayız ve tedavi olma şansımız vardır. İhtiyacımız olan tek şey çok iyi yetişmiş ve Türklük karakter ve şahsiyetiyle donanmış, İslam’ın nuruyla gönülleri ısınmış insanlardan oluşacak toplum doktorları kadrosu ile kendini unutanlara tedavi uygulamaktır.

Bu işin baş aktörü elbette bu ülkenin kaderine hükmeden siyasilerimiz, üniversitelerimiz, eğitimcilerimiz ve gerçek din adamlarımızdır.

Siyasilerimiz, aydınlarımız, din adamlarımız ve toplum bilimcilerimiz hep birlikte Türkçe düşünüp Türkçe konuşmaya başladığı zaman doğru yolu bularak yeniden yeni ufuklara doğru kanat çırpma güç ve kudretini elde etmiş olacağız.

Türkçe düşünüp Türkçe yaşamanın dışında bu millete farklı yolları gösterenler ya ihanet içerisindedirler ya da delalet denizinde boğulan zavallılardır.  Bu milletin kimliğine yeniden dönüş yapmadan, her şeyin gerçek sahibi Allah’ın ipine sıkı sıkıya sarılmadan sıkıntılarımızı aşabilmemiz mümkün değildir.