KİMLİK VE KİŞİLİK ÜZERİNE

D. Ali TAŞÇI

 

            Kişilik; insanın “ayırt edici” özelliğidir, diyebiliriz. Varlık içinde hiçbir şey hiçbir şeye benzemediği gibi, hiçbir insan da hiçbir insana benzemez. Bu benzemezlik, farklılık, insanın kişiliğini oluşturur.

            Kişilik, çok geniş bir kavram, bizim akademik araştırmalara girme niyetimiz yok. Bu bakımdan daha esnek bir bakış açısıyla konuya girmek istiyorum.

            İnsanın yaratılış kodu, naturası, yani fıtratı onun kişiliğidir. Kişiliği oluşturan etmenler, yaratılış geni, aile yapısı ve yaşanan çevreye hâkim olan atmosfer diye özetlenebilir. “Ali’nin uysal bir kişiliği vardır.” dediğimizde, onun değişmesi zor olan hatta değişmeyen bir özelliğinden söz etmiş oluruz. “Saldırgan, uyumlu, itici, karizmatik” gibi sıfatlar ve daha çok kişinin diğerleri üzerinde bıraktığı izlenimlerle ifade edilmektedir.

            Kişilik, iç dünya ile ilgili psikolojik bir veche olmasına karşılık, kimlikle aynı şey değildir; belki birbirini tamamlayıcıdır. Kimlik; dış dünyaya, topluma dönük bir görüntüdür. Mesela; “akademik kariyer, sanatçı, sporcu” birer kimlik olarak karşımıza çıkar. Kimliği oluşturan unsurlar dinamik ve değişime açıktır. Oysa kişiliğin değişime uğraması pek mümkün değildir. Ayvayı elma yapamazsınız, ama onu aşılayarak tatlı ve olgun bir ayvanın yetişmesine sebep olabilirsiniz. “Öğrenci kimliği, öğretmen kimliği” deyince, bunlar sonradan kazanılan birer olgudur. Fakat “Cömert bir kişiliği var, saldırgan bir kişiliği var.” dediğimizde bunlar, insanın yapısında var olan olgulardır.

            Şimdi; yaşanan hayata hâkim olan anlayış, zaman içinde insanın kişiliğini de etkileyebilir. Yaşanan hayata hangi anlayış hâkimse, insan da o anlayışın bir biçimde taşıyıcısı ve savunucusu konumuna gelir. “Mankurt” tiplemesi gibi.

 Bütün insanlar kişiliklerini, zamanın anlayışıyla bozduklarında veya bulandırdıklarında, Allah, insanların bozulan kişiliklerini düzeltmek adına, kişiliğini vahiyle desteklediği peygamberler gönderdi ve insanın kendini tanımasına ışık tuttu. Bozulan kişiliklerle bir insanlık yapısının kurulamayacağını en iyi bilen, insanın da yaratıcısı olan Allah’tı.

 Ve insan kendini tanıdıkça hayatı bir anlam kazandı, yaşadığı hayatıyla birlikte ebedi hayatın da bir anlamı oldu; böylece insanlık erdemiyle donandı.

İnsanların bozulan kişiliklerini düzeltmek ve iki dünyanın da anlam kazanabilmesi için, insan kişiliğini onaran bir atmosferin oluşması şarttır. Kişilik, kimlik gibi sonradan kazanılan bir olgu değil, verilen olduğundan, onu verenin plan ve projesi doğrultusunda hareket edilmesi gerekir. O plan ve proje Kur’an’dır, onu uygulayan Peygamber’in sünnetidir. İslâm’ın hâkim olmadığı bir yerde İslâmî kişiliğin oluşması, İslâmî kimliğin sağlıklı bir şekilde gelişmesi pek mümkün değildir. Olmayınca da kişiliği bozuk olanları çok büyük bir “kahraman” olarak görme eğilimi baş gösterir.

            Yıllar ve asırlardan beridir kişilik tohumumuz adeta derin dondurucuda hapsolmuştur. ( Yok edilememiş, durdurulmuştur.) Toprağa düşen onca tohum maalesef aslını korumada pek başarılı olamadı, olması da zaten işin tabiatına aykırıydı. Genetiği bozuk tohumlar insanlık bahçesini kapladı ve  “hakiki insan” yaban konumuna düştü.

            Hakiki insan, onca zaman mağarada hapishane hayatı yaşadığından, zamanın dinamik yapısının dışına düştü. Zamanın dinamik yapısı, genetiği bozuk insanların elinde şekil alıca, zaman, insan fıtratıyla çelişti ve insan, hakikatin dışında anlam arayışına gitti. Hakikatin dışında gelişen kişilikler, birbirlerine karşı kıyıcı olmaktan kurtulamadılar. Anlam arayışına giren insan, bozuk kişiliğiyle “izm” ile biten bir sürü “anlam” bulduğunu sandı ve kıyıcılığını bu “anlam” ile örtmeye çalıştı.

            İnsan, kişiliğini doğuştan getirir, yaşanan hayat ona renk katar; kimliğini ise hayata hâkim olan anlayıştan alır. Doğuştan getirdiğimiz saf ve temiz kişiliğimizin yine sağlıklı bir kimliğe kavuşması için, fıtrî bir nizama/ düzene ihtiyaç vardır. Bu düzenin kurucusu olan Zat, varlığı ve insanları Yaratandır. O’nun planı doğrultusunda hareket edilmezse bireyde ve toplumda dengesizlik meydana gelir, karmaşa oluşur ve insan mutluluğu her iki dünyada da berhava olur. Bugünkü dünyanın hali bunun en çarpıcı örneğidir.

            Detaylarda boğulmadan, dünyadaki eğitimi ve oluşan atmosferi bu minval üzerine düşünebilirsiniz.

     D. Ali TAŞÇI (dalitasci@hotmail.com) Twitter:@DAliTasci