MÜSLÜMAN AİLENİN GENÇLERİ

Yusuf KAMBUR

“Derken gemi, yolcularıyla birlikte dağ gibi dalgaların arasından süzülmeye başladı. 

O sırada Nuh, kıyıda kalan oğlunu gördü ve ona son bir ümitle seslendi:

‘Evladım! Ne olur, sen de bizimle birlikte gemiye bin.

(Kulluk sözleşmesindeki ortak taahhütlerini, Allah'a iman, kulluk ve sorumluluk bilincini şuur altına iterek örtbas edip)

İnkârcıların yanında kalıp onlarla aynı akıbeti paylaşma!”(Hud: 11/42)

Gençler…

“Sizin yapmaya çalıştığınız şey: Seküler dünyanın boğucu dalgalarına rağmen “Nuh’un gemisine binmek yerine Nuh’u da gemiden indirmeye çalışmaktan ibarettir. Nehri tersine akmaya zorlamaktır.”

Müslüman aileler olarak bugün karşı karşıya bulunduğumuz en büyük sıkıntılardan biri, evlatlarımızın “sınır tanımayan ve ardı arkası kesilmeyen talepleridir.” Hem sınırsız hem de helal-haram çizgisini dikkate almayan istekler…

Bunca emek, bunca fedakârlık, bunca şefkat, merhamet ve anlayışa; sayısız imkân ve fırsata rağmen bir türlü memnun edemediğimiz, mutlu kılamadığımız, huzura erdiremediğimiz evlatlarımız…

Ailenin Müslüman kimliğini hiçe saymalar, hiçbir kırmızıçizgi kabul etmemeler, canları ne isterse yapmayı arzu etmeler; kendileri hiçbir sorumluluk üstlenmedikleri halde kusursuz bir aileye sahip olma hayalleri…

Daha da düşündürücü olanı şudur:

Anne-babanın haramdan sakınma ve sakındırma hassasiyetini “baskı”; aile içindeki sınırları “özgürlüğe müdahale”; nasihatlerini ise “hayata karışmak” olarak değerlendirmeleridir.

Oysa Müslüman bir yuvada yetişen bir evlat, talep ve isteklerini sıralarken, hayatını inşa edeceği planlarını yaparken “içinde büyüdüğü değerleri” dikkate almalıdır.

Etrafı biraz kalabalıklaştığında, çevresi değiştiğinde, alışık olmadığı sosyal ortama girdiğinde mesela; iş bulduğunda ya da üniversiteye başladığında yani “biraz tüylendiğinde” yapılacak ilk iş olarak “aile değerlerine savaş açmayı” seçenler gömleğin ilk düğmesini yanlış iliklemiş demektir.

Şu halde sormak gerekir: Bu gençler gerçekte hangi davanın, hangi mücadelenin peşindedir?

Özgürlük dedikleri şey, nefislerinin her istediğini yerine getirmekten mi ibarettir?

Gerçekten merak ediyoruz:

Anne-babanın gözyaşına rağmen yapılan tercihler özgürlük müdür?

Bir annenin geceler boyu taşıdığı endişeyi yok saymak modernlik midir?

Bir babanın yıllarca verdiği emeği sıradan görmek çağdaşlık mıdır?

Yoksa bütün bunlar “bencillikten/yalnız kendi zevkini düşünmekten” başka bir şey olmayan boş bir hayatın anlayışı mıdır?

Rusya Devlet Başkanı Putin bu konuda dikkat çekici şu uyarıyı yapmaktadır:

“Gençlerin ebeveynlerine nasıl konuştuğunu izliyorum; kaba davranıyorlar, ters cevap veriyorlar, kapıyı sert çarpıyorlar…

Kendinizi ne sanıyorsunuz?

Dünyanın sahibi mi?

Dürüst konuşalım:

Onların evinde, onların destekleriyle yaşıyorsunuz. Onlar sayesinde sıcak yatağınızda uyuyorsunuz. Onların yemeğini yiyorsunuz. Telefonunuzdaki interneti, tuvaletteki suyu onlar ödüyor.

Yüzde yüz onlara bağımlısınız.

Yanında bedava yaşadığın bir yabancıya kabalık yapmayı bir dene bakayım. Eşyalarınla birlikte bir saniyede kapının önüne koyar. Ama iş aileye gelince;

Cesursunuz, onların sizi sevdiğini biliyorsunuz. Ve her şeyi affedeceğini de…

Başkasının iyiliğini kullanmak havalı değildir. Bu alçaklıktır…”(Sosyal Medya)

Gençler unutmamalıdır ki, merhameti istismar etmek erdem değildir. Sevgiyi sömürmek özgürlük değildir. Fedakârlığı değersiz görmek çağdaşlık değildir.

Bir evladın kendisine en çok iyilik yapanlara karşı “vefasız davranması” ise ne modernliktir ne de şahsiyet göstergesidir.

Çünkü Müslüman, önce kendisine yapılan iyiliğin farkında olan insandır.

Ve evlat için en büyük olgunluk; “hak aramaktan önce kıymet bilmeyi”, özgürlük istemeden önce “sorumluluk taşımayı”, konuşmadan önce dinlemeyi öğrenebilmektir.

Evladım:

Biliyorum, uzun sözü, nasihati sevmezsin,

Darılırsan selam verip mezarıma gelmezsin,

Elbet çok hoşa gider, mevzuyu kısa kessek,

Babalık işte evlat! Babalık böyle meslek…