NAZIM HİKMET’İN TRAJİK DÜNYASI

D. Ali TAŞÇI

 

            “ Yetmişli yılların sonlarında yazar Radiy Fiş’in Celaleddin Rumiy adlı romanı Moskova’da neşredildi ve Taşkent’te kırk beş bin adet basıldı. Radiy, Leningrad Üniversitesi Türkoloji Bölümü’nde okumuş, Türk Dili ve Edebiyatını büyük bir ilgiyle araştırmıştır. Sonraları İstanbul’daki Sovyet Elçiliği’nde dokuz yıl çalışmıştır.

            Bir gün Radiy, Nazım Hikmet’le karşılaşmış ve bu karşılaşma esnasında Nazım’ın kendisiyle ilgili bir kitap yazma niyetini ifade etmiştir.  Nazım Hikmet:

            “ Benimle ilgili bir kitap yazma, üstadım hakkında yaz.” demiş.

            “Üstadınız kim?” diye sormuş Radiy Fiş.

            “ Benim ilk üstadım Mevlâna Celaleddin Rumi” diye cevap vermiş Nazım Hikmet.

Radiy Fiş de, Nazım Hikmet’in bu tavsiyesine uyarak “Celaleddin Rumi” romanını yazmıştır.” (Cemal Kemalov. Uluslar arası Mevlâna Sempozyumu, 15- 17 Aralık 2000. Kültür Bakanlığı yayınları, s, 311)

Nazım Hikmet’in “Mevlâna” adlı şiiri şöyle:

            “ Sararken alnımı yokluğun tacı

            Silindi gönülden neşeyle acı

            Kalbe muhabbette buldum ilacı

            Ben de müridinim işte Mevlâna.

 

            Edebe set çeken zulmeti deldim

            Aşkı içten duydum, arşa yükseldim

            Kalpten temizlendim, huzura geldim

            Ben de müridinim işte Mevlâna.”

 Nazım Hikmet’i savunmak gibi bir niyet içinde değilim. Ancak onun şahsında kısacık bir medeniyet vurgusu yapmak istiyorum:

Medeniyet; vahyin oluşturduğu dünyanın adıdır. (Uygarlık ise, nefs-i emmare imparatorluğu) Orda yaşayan insanlar, Müslüman olmasalar da vahyin kurduğu düzenin “kültürel müslüman”ları durumundadırlar. İstemeseler de o havayı teneffüs edeceklerdir. Teneffüs ettikçe onu sevecek ve yaşayacaktır.

Cumhuriyet döneminin ünlü gazetecilerinden Ahmet Emin Yalman’ın evlilik (düğün) davetiyesini bir arkadaşım bana göstermişti de şaşırmıştım. “ falancanın kızı … hanımefendiyle…” diye başlıyordu ve evlenecek olduğu kızın adı davetiyede yazılmıyordu; çünkü o zamanın anlayışı, algısı bunu ayıplıyordu.

Nazım Hikmet de 1902 doğumludur ve Osmanlı’nın son zamanlarının çocuğudur. Duyuşu, duruşu, davranışı; hele çocukluk yılları bu medeniyetin yapısı üzerine oluşmuştur. Gençlik, insan fıtratının daha henüz tam bozulmadığı zamanlardır. Bu nedenle gençlere iyi örnek sunulduğu vakit hakikate daha yakın dururlar. Nazım’ın heyecanı da onu Mevlâna’nın eserlerinden ve hayatından örnek alır duruma getirmiştir.

Nazım, ölmeden altı yıl önce (1957), Romanya’ya giderek, orada (gizli gizli) Türkolog Memedov’la bir Kadir gecesini ihya edişi var ki, bunun uzun bir hikâyesi yazılır. Rusya hayatı da onu hayal kırıklığına uğratmıştır. Orada birlikte yaşadığı Vera’nın da bir gizli Sovyet ajanı olduğu kuşkusu Nazım’ın içini hep kemirmiştir. Son zamanlarında çocukluğuna dönme ihtiyacını hissettiğini – geniş okumalarımdan- çıkarabiliyorum.

Vatan, ruhunu kalıba dökebildiğin yerin adıdır. Nazım acaba ruhunu Sovyet topraklarında kalıba dökebiliyor muydu? Hangi çocukluk hatıralarıyla orada yaşayabilirdi? Ruhunun yeşerdiği topraklar da ona kapatılmıştı. Üstelik hayatında bilinen beş kadınla ilişkisi olan bir insandan “militan” çıkabilir miydi? Sorular, sorular?

NOT: Ünlü şair Bahattin Karakoç’a Allah’tan rahmet diliyorum. Dünya sıkıntısından kurtuldu, Rabbim ebedi âlemde ona sıkıntı yaşatmasın.

D. Ali TAŞÇI (dalitasc@hotmail.com) Twitter:@DAliTasci