RTEÜ İlahiyat Fakültesi öğretim üyelerinden Prof. Dr. Yavuz Köktaş hocamızın sosyal medya paylaşımı üzerinden koparılan fırtınayı hepimiz gördük.
Hocamızı tanıyan veya yazdıklarına biraz olsun bakan biri bilir ki mesele Rize'ye mahsus değildir. Kimseyi tekfir etmek, aşağılamak veya hedef göstermek de değildir. Söylenen, Müslüman bir toplumun sokaklarının giderek kendi değerlerinden uzaklaşmasına yönelik bir feryat ve çare arayışıdır.
Fakat ne yazık ki asıl meseleyi konuşmak yerine, hocamızın sözlerini konuşmayı tercih ettik. İsnatlar, yaftalamalar, ithamlar havada uçuştu. Daha da acısı, böyle bir durumda hocasının yanında durması gereken kurum, gelen ilk tepkiler üzerine “Bu benim şahsi görüşümdür, kurumumu bağlamaz.” açıklaması yaptırdı. Yetmedi; apar topar soruşturma açtı. Bunu da resmi hesaplarından adeta bir başarıymış gibi duyurdu.
Yazık! Gerçekten yazık!
Üniversite; düşüncenin susturulduğu değil, konuşulduğu; farklı fikirlerin cezalandırıldığı değil, ilmi ölçüler içerisinde tartışıldığı yer değil midir?
Bir akademisyenin düşüncesi kurumun hoşuna gitmediğinde ilk refleks soruşturma mı olmalıdır?
Kanaatimce burada sorgulanması gereken, hocanın düşüncesini ifade etmesi değil; akademik özgürlüğü zedeleyen, üniversitenin ilmi itibarına zarar veren bu yaklaşımın kendisidir. Bu sebeple YÖK'ün RTEÜ idaresinin tutumunu incelemesi gerektiğini düşünüyorum.
Gelelim asıl meseleye:
Mesele sokaklarımızdaki çıplaklıktır.
Yüzde 99'u Müslüman olduğu söylenen bir toplumun sokakları, her geçen gün kendi değerlerinden biraz daha uzaklaşıyor. Hocamızın feryadı tam da bunadır.
Peki biz ne yapıyoruz?
“Üslubu ağırdı.”
“Böyle söylenir mi?”
“İnsanları rencide etti.”
Peki sorun yok mu?
Sokaklarda bu hâlde gezenler bizim evlatlarımız. İsimleri Keriman, Nursena, Dilara... Onlar başkasının çocukları değil. Bizim çocuklarımız.
Öyleyse birbirimizi suçlamak yerine şu soruyu soralım:
Biz bu hâle nasıl geldik ve buradan nasıl çıkacağız?
Bu mesele birilerini ötekileştirme veya aşağılama meselesi değildir. Tam tersine, kendi evladımıza sahip çıkma meselesidir.
Öyle bir noktaya geldik ki artık bu görüntüler sıradanlaştı. Hatta zaman zaman hocaların kızları ve gelinleri dahi bu dönüşümün içinde. Daha da ötesi, tesettür konusunda topluma rehberlik etmesi beklenen bazı hocaların, tesettür ölçülerinden uzak kızlarını veya gelinlerini sosyal medyada normalleştirdiğini görüyoruz.
Nereye gidiyoruz?
Bu sorun sadece hanımların değil; ailelerin, eğitimin, toplumun ve hepimizin sorunudur.
Ben Müslümanım diyen devletin en üst kademesinden aşağıya kadar; başta Diyanet olmak üzere ilahiyat, eğitim camiası ve sivil toplum kuruluşları bu meseleye kafa yormak zorunda değil midir?
Çünkü ortada yalnızca bir “tesettür sorunu” yok. Bunun psikolojik, sosyolojik, ailevi, kültürel ve bilgi eksikliğinden kaynaklanan boyutları var.
Çevremizdeki kardeşlerimize “Tesettür Allah'ın emridir, neden yerine getirmiyorsunuz?” dediğimizde çoğundan aynı cevabı duyuyoruz:
“Hocam, biz de çok istiyoruz. Ama ailemiz, çevremiz ve alışkanlıklarımız buna engel oluyor.”
Öyleyse sadece hükmü hatırlatmakla yetinemeyiz. Bu engelleri de ortadan kaldıracak projeler geliştirmek zorundayız.
Artık hocamızın sözünü değil, sokağın hâlini konuşalım.
Birbirimizi susturmayalım. Birbirimizi suçlamayalım.
Konuşalım. Araştıralım. Çare arayalım.
Çünkü mesele Yavuz Köktaş hocamızın meselesi değil.
Mesele hepimizin meselesi.
Ve belki de asıl soru şu:
Biz ne zaman bu hâle geldik ve ne zaman kendimize geleceğiz?