ÖZGÜR İNSAN OLMAK NE DEMEK?

Seyfullah FIRAT

İnsanı anlamadan, eğilimlerindeki değişim sürecini takibe almadan; hakkıyla tanıyamaz veya onunla istenildiği gibi diyalog kuramazsınız.

İnsan; konuşan, düşünen, hisseden bir varlıktır. İnsan, konuşurken; kendi dilini, hissederken; kavrama becerisini, düşünürken de; sahip olabildiği bilgi düzeyini, bir şekilde ortaya koyar.

İnsan; özgürlüğü seven, özgür olmayı isteyen bir fıtratla yaratılmıştır. Doğuştan Allah vergisi olan statü haklarına müdahale edilmesinden asla hoşlanmaz. Nasıl düşüneceğini, neye inanacağını, ne yiyip ne içeceğini kendisi tayın eder ve bu alanlarda asla başkalarının tahakkümü altına girmek istemez.

Ancak dünya şartları veya birlikte yaşamaya mecbur olduğumuz insanların davranış zaafları, ben deme duygusu veya hissi, insanların bu haklı istek ve arzularına ciddi bir şekilde engel teşkil ederler. İşte bu noktada insanlar arası beşeri münasebetlerde çeşitli kırılmalar veya hoş olmayan, istenmeyen durumlar ortaya çıkar.

İnsan denilen canlı, düşünebildiği veya düşüncelerini gerçekleştirebildiği ölçülerde özgürdür. Çevresel yanlışların veya engellerin insanı kuşatması, bilgi ve ilgi fukaralığı, güçlülerin kontrol veya baskısı, insan özgürlüğünü sınırlayan başlıca unsurlardandır.

İnsan ne kadar bilirse, ne kadar görürse veya yaşarsa, hayatı o kadar tanıma şansına sahip olabilir. Her hangi bir insanın, bildikleri arasında doğrular ne kadar çoksa, o insan ayni nispette özgür olur. Nefsinin her istediğini özgürlük olarak anlayanlar, özgür olmayı keyiflerince yorumlayan tutsaklardır.

Gerçek özgürlük insanın kendi nefsine karşı zafer elde etmesi, istenmedik arzu ve emellerden kendisini koruyup kollayabilmesine bağlıdır.

Çağımız insanı, kendi ihtiyacı olan veya zaruri isteklerinden ziyade, başka birilerinin istediği veya yönlendirdiği şekilde istek ve arzular peşinde koşuyorsa, kendi iradesinin dışına taşmış ve başkalarının esiri olmuş demektir. İşte biz bu insanın tam manada özgür olmadığını düşünüyoruz.

Günümüz insani, kendi iradesinin etki alanını terk ederek, başkalarının iradesinin hegemonyasına düştüğü günden beri, dini hayatında da özgür olamamış ve itikadı alana bir türlü ulaşamadan hep taklidi ve kopyacı alana kendisini mahkûm etme zavallılığını yaşamaktadır.

İnsan eğer özgür bir varlıksa, yanı eşrefi mahlûk ise, her konuda kendi iradesiyle barışık olmak durumundadır. Kendi iradesini başkalarının ablukasına terk edenler, ne yazık ki bir nevi köle durumundadırlar. Başkalarına saygı duyup bağlanmak başka şey, kendini unutup başkalaşmak daha başka bir şeydir.

Köleliğini veya tutsaklığını bile fark edemeyecek kadar başkalarının etrafında pervane olanlar, teslim olmaları kendilerine emredilen gerçek hakimden de uzak düşerler veya teslim olmaları gereken gerçek ve tek adresin dışında başka adresleri sığınılacak limanlar olarak görmeye başlarlar.

Bu konularda insanları ve insanların iradelerini tehdit eden iki gurup insan vardır. Bunlardan birincisi belli ideolojilerin bezirgânları olanlar, diğer gurup ise, dini siyasete alet eden din sömürgecileridirler. İnsanoğlu bu iki gurubun etkisinden kendi iradesini koruyabildiği nispette özgür olabilmektedir.

İnsani yaratan güç, onun yaşama ortamını dünya olarak seçmiş ve evrenin imkânlarıyla sınırlandırmıştır. Bu gerçeği ve lütfü görmeden gelip, insanları birilerinin çizdiği veya birilerinin sınırlarını belirlediği dar fikir ve inanç odalarında hapsedilmeleri hiç de doğru bir yaklaşım değildir.

Başkalarını rahatsız edecek veya zora sokacak hiçbir istek veya davranış, özgürlük olarak telakki edilmemeli veya edilemez. Çünkü başkalarının özgürlüğünün bittiği bir noktada, sizin despotizminiz başlar. Yarın başka birileri de aynı sınırları zorlayınca, o zaman da sizin özgürlüğünüze zarar gelir.

Orta yol, hak ve hakkaniyet ölçüleri üzerinde ortak bir paydayı ve dengeyi yakalamaktadır. Bu noktada yüce dinimiz ve içinde şekillenip geliştiğimiz kendimize has kültür kaynaklarımız, bizim başvurabileceğimiz tek ve vazgeçilemez adreslerdir.

Başka adreslerde çare arayanlar, özgürlüklerini başkalarına peşkeş çekmeye rıza gösteren ve özgürlüğü hiç de hak etmedikleri halde bu kavramı papağan kuşu gibi durmadan seslendirenlerdir.

Unutmayalım ki, kendisine saygısı olmayanlara; başkaları, saygı duyulacak konumu asla hazırlamazlar.

İnsanı var eden Allah, insana en doğru yolu çizmiş, hayat yolculuğumuzun üzerinde süreceği rayları en mükemmel şekilde döşemiş ve kaza yapmayalım diye de çeşitli uyarıcı işaretler koymuştur.

Nasıl ki, trafik işaretlerinin anlamı herkes için aynı ise, biri diğerinden farklı yorumlandığında trafik kazası olursa, dini ve sosyal hayatımızda da herkesin dilediğince rota belirleme veya yorum dili geliştirmesi durumunda yine kaza olur.

Normal hayatımızdaki trafik kazaları yaralanma, maddi hasar veya ölümlerle sonuçlanır. Dini veya sosyal hayatımızdaki kazalar hem bu dünya hayatını hem de ebedi hayatımızı perişan etmemize sebep olur.

Bu dünya hayatı ebedi hayatın bir tarlası olduğuna göre, dünya hayat tarlamızı en iyi şekilde işlemek durumundayız. Elbette bu tarlayı işlerken veya ekerken kılavuzumuz karga değil de gerçek Allah dostları, onun peygamberi ve Hazreti Kuran olacaktır.

Nasıl ki trafik levhalarının yerlerini değiştirdiğimizde, o karayolunu kullananların hayatlarını riske sokmuş olursak, toplumların veya bireylerin dini hayatlarını, Kuran’ın, onun peygamberinin ve peygamber vekili olan kule insanların koydukları işaret levhalarının yerlerini değiştirmeye kalkar isek, o zaman da ebedi hayatımızı riske atmış oluruz.

İnsanoğlu bugün çok ciddi anlamda mutsuz ve huzursuzdur. Bunun sebebi ne yazık ki yine insandır. Mutsuzlukları veya sıkıntıları bertaraf edebilmenin yolu, insanları hatalarından soyutlamak ve onları istendik emel ve arzulara taşımakla mümkün olabilir.

İnsan; etrafıyla ve çevresiyle birlikte yaşar. Önüne konulan modellerden veya seçeneklerden ciddi anlamda etkilenir. Bu etkileniş sürecinde insan kendisi olmaktan daha çok kendisine başkalaşır ve birden çok ‘ben’ taşır hale gelir. İşte insan bu noktada ciddi ölçülerde özgürlüğünü kaybetmiş olmasına rağmen, özgür olduğunu zannederek çok önemli bir yanlışın esiri olur.

Kitlesel veya gurupsal ortamlarda birey kendi özgürlüğünü veya esaretini söz konusu kitleler veya guruplarla sınırlandırır ve çoğu kez bunun farkında bile olamaz. Bu durum en çok ideolojik guruplarda ve ana cadde dışına taşmış dini cemaatlerde görülür.

İdeolojiler insan aklının ürünü olduğu için, insanın teslim olduğu ideologun model olarak ortaya çıkması insanı kopyacı ve taklitçi yapar. Dini guruplarda da, insanların iradelerini ve düşünce dünyalarını bir nevi teslim ettikleri dini otoritenin etkisinde kalırlar.

İşte bu noktada, dini otoritenin seviye, samimiyet veya doğruluğu çok ciddi anlamda önem taşır. Günümüzde, özellikle batı toplumlarında birçok sapkın dini cemaatler türemiştir. Ülkemizde de sayısal ve tarz bakımından bir hayli artan benzer durumlar karşısında mutlaka dikkatli olmak, insanlar için bir zaruret haline gelmiş bulunmaktadır.

Hak yolda olanların Allah yar ve yardımcısı olsun. Bilmeden hataya düşenlere Allah uyanıklık ve hidayetler nasip etsin. İnsanları kullaştıran veya köleleştiren kirli niyetlileri de Allah ıslah etsin diye dua ve niyazda bulunuyoruz.