SANAT BAYAĞILIKTAN NEFRET EDER

D. Ali TAŞÇI

 

 

            Gel, bugün seninle resmi açıklamaların dışına çıkarak daha özele ve daha derinlere inelim. Günlük politik, ekonomik vb. karmaşadan uzaklaşarak ruh gezilerine çıkalım; sonsuzluğun ritmini yakalayalım ve kendimize gelelim. Zamanla kayıtlı olan hiçbir mesaj bizi dinlendirmez dostum.

 

            Bir milletin sonsuzluğa açılan penceresi olan mabetlerinde “çek-senet” muhabbeti yapılıyorsa, orada kalpler katılaşmıştır, rahmet pınarları kesilmek üzeredir. “Hayat” denilince mide ve şehvet algısından başka bir algı zihinlere dolmuyorsa, insan ziyandadır.

 

Ama bugün ben seninle farklı bir konudan, “sanat”tan konuşmak istiyorum; çünkü sen farklısın, farklı olmak zorundasın. İnsansın ve insan duyarlılığına sahipsin. Farklı olmak ve farkında olmak değil midir sanat? Bu farklılık, kimseyi küçük görmek anlamında değildir. Artık sesin meydanlara inmeli, bulvarlarda yankılanmalı ve derinliği olan insanların gönüllerinde yer etmelidir.

 

Geçenlerde iki gönül dostunun konuşmasına tanık oldum. Biri diğerine, “Ben insanları çok seviyorum” derken, öbürü; “Ben, içimdeki ben’i seviyorum.” diye cevap verdi. Bu konuşma, içimdeki kabalığı boşalttı, ruhumu inceltti. Ruhum incelince sanat dünyasının farkına vardım, içimi seyretmeye koyuldum. İçimi seyrederken nice sanat harikaları gördüm, bir bilsen. Anladım ki, bu kapıdan içeri ancak ruhunu inceltebilenler girebiliyor.

 

            En güzel sanat eseri insandır. Dışa dönük yolculuklarımızda kaba, haşin, kırıcıyız. İçimize doğru seyr-ü sefer ederken ise saf, nahif, ince, inceden de ince ve nazik bir ruha bürünürüz. İşte sanat, iç yolculuğumuz esnasında ruhumuzun ritmini eşyaya yansıtmakla başlıyor. O, bir nesnenin ruhunu yakalama işidir. Bir yaratma, Mutlak Yaratıcı’nın rahmetine sığınarak. Bir varoluş, yok olmasını becererek. Bir aşk, O’na yürek tutarak.

 

            Sanatçının kalbi her dem hızlı atar; sanat heyecan vericidir çünkü. İnsan heyecanlanınca, altındaki toprak bir yay olur, onu havaya fırlatır. Bu durum, sanatla bağı olan herkesi heyecanlandırır. Bir sanat eseri karşısında hangi ayak yerden kesilmez, hangi yürek hoplamaz? Sanat eseri, varlığın nabzını tuttuğu için her zaman heyecan verici ve canlı olmak zorundadır. Ona can katan, canlar canını can ve canan edinen sanatkârdır. Sanatkâr, yürüyen bir evrendir ki, ruhunda galaksiler barındırır.

 

            Sanat, hayatın yüzüdür, sözüdür; kimi zaman sesle gelir, kimi de şekille, renkle, sözcükle... Ne fark eder? Bütün sanatların ortak bir yönü vardır: Güzel olmak. Güzeli yansıtmayan hiçbir şey sanat değildir. Güzel, aynı zamanda mükemmeldir. Sanat eserinde Mutlak Mükemmel’in izleri yansır. Bu nedenle sanat, iz bırakır. Sanatçı, bu izi zaman rüzgârına üfler ve oradan değişik mekânları yurt edinen gönüllere akıtır.

 

            Sanat, evrenin ahengine uygun soluktur; sanatkâr da bu soluğu yakalayan, teneffüs edendir; bu nedenle mesajı soyuttur. Sanat, aslında bir soyutlamadır da. Nesnenin kalıcı dilini keşfetmektir. Sanat soyutun adresidir, çünkü o, ruhun çocuğudur; ruhun şekli yapılamaz, resmi çizilemez. Somut sanat yok mudur? Vardır elbet. Somut sanat, asıl sanatın kopyası, tıpkıbasımıdır. Sanat ruhun çocuğu olduğundan, onun yansıması, ruhun bizzat kendisi değildir.

 

            20. Yüzyıl bir sıkıntı ve devrimler yüzyılı oldu. Sanat, her ikisini de kaldıramazdı. O, ideolojiler dünyasında ölür. 20. Yüzyılın, sanatından çok savaşı öne çıktı. Sanat, kabulleniştir; savaş, savurmadır. 20. Yüzyıl, dünyada kimi ve kimleri savurmadı ki! Sanat, anlamı bedenlendirir; savaş, bedenleri anlamsızlaştırır. Kendi içinde selama (barışa) eremeyen insanın sanatı olmaz, savaşı olur. Onun içindeki “ben” yaralanmıştır veya ölmüştür. Oysaki sanat, bu “ben”in çocuğudur. Yunus, “Bir ben vardır bende, benden içeri” derken bunu seslendirmiştir.

 

Ruh esareti yaşayan insanların sanattan çok, görkemli ayinleri, göklere doğru uzanan taştan çırpınışları olur.  Ruh enginliği yaşayanlar ise, her demde sonsuzluk çizgisi bırakırlar. İşte bu, sanatın asıl kimliğini ortaya kor. Sanat, bütün bunlara tanıklığın adıdır. Sanat, bir insandan öbürüne en kestirme yoldur; ruh yoludur. Mekân içinde mekânsızlıktır. Düşüncenin, güzelliğin yüzüdür. Yaratışın ve yaradılışın işaretidir. Varlığın ve birliğin belgesidir. Yaratılan içinde Yaratan’a bir yolculuktur. Bu yolculuğu olmayanın sanatından söz etmek abestir.       

 

Her insan, âlem içinde bir harftir. Sanat kitabı, bu harflerden oluşur ve aynı zamanda her harf de bir âlemdir. Sanatkâr, âlem içinde âlemi okuyan, hisseden ve bu duygularını eşyaya gergef gergef yokluk iğnesiyle işleyendir.

 

Birbirine karşı abanarak sallanan ağaçların uğultusu, duvarlara çarpan rüzgârın bestelenmiş iniltisi, dalgaların dantellerini köpük köpük üfleyerek sahili nakış nakış örmesi...

 

Sanatı duymak, yaşama tutunmak, oluşa katılmak...

 

Bayağılık günahtır, dostum.