SENİN BU DÜNYADA BİR ANLAMIN VAR MIDIR?

D. Ali TAŞÇI

 

 

Ünlü yazar Amin Maalof, “Ölümcül Kimlikler” adlı kitabında, kimliği şöyle tanımlar : “Kimliğim beni başka hiç kimseye benzemez yapan şeydir.”

”
Aidiyet kavramı, bireyleri toplumsallaştıran en önemli bir kavramdır. Siz kime, hangi topluma veya görüşe ait olduğunuzu tam olarak kestiremezseniz, kişiliğinizde erozyonlar baş gösterebilir. Böyle durumlarda toplumların topluluk haline dönüşme tehlikesi vardır. Toplum, amaçlı birliktelik, topluluk ise amaçsız kalabalıktır. Kalabalıklar aidiyetsiz, yani kimliksizdir ve belli bir güce sahip değillerdir.


Konuyu ben derinlemesine tahlil edecek değilim. “Osmanlı’dan sonra, Cumhuriyet Türkiye’sinde bir kimlik oluşturabildik, dolayısıyla da aidiyet kavramını geliştirebildik mi?” diye kendimize bir soru sormamız gerekmektedir, diye düşünüyorum. Kimlik, aynı zamanda ortak paydadır; ortak paydayı bulabildik mi? Peki o zaman millet ve memleket işlemi yapmakta bu kadar niçin zorlanıyoruz?


Osmanlı’nın genel aidiyeti din ( İslam ) üzerine idi. Bunun yanında alt kimlikler de korunuyordu. Onun dağılması sonucunda yeni bir kimlik oluşabildi mi? Oluşabildi ise bu kimlik nedir ve ne üzerine kurulmuştur? Cumhuriyet’in “ulusalcı” kimliği, diğer alt kimlikleri ne kadar kendinde tutabilmiş ve onları kapsayabilmiştir? Aidiyet kavramı, bir nevi “ruhun genleri” gibidir; Cumhuriyet sonrası ruhun genleri nasıl gelişti? Bugün gelinen duraktan memnun muyuz? Değilsek, memnuniyetimizi arttıracak olan çareler var mıdır, nelerdir?

Sorulardan çekinmemeliyiz; soru, hayra alamettir.


Bilirsiniz, ünlü yazar Tarık Buğra’nın “Küçük Ağa” adlı bir romanı vardır. TRT’de dizi de oldu ve o dönemde çok rağbet de gördü. Bu romanın özelliği, ( Tarık Buğra’nın kendi sözleriyle ) “Kurtuluş Savaşı’na cepheden ve Ankara’dan, yani askeri ve politik açılardan bakmayan bir roman yazmak istedim. İnsanımızı neticeye göre değil, zafere ve yeni Devlet’e göre değil, bu sonuç ile bu Devlet’e giden zaman içinde yargılamak, değerlendirmek istedim.” ( Tarık Buğra, Düşman Kazanmak Sanatı, Ötüken Yayınları, 1979 )


Bir eserde resmi ağız ve politik tutum çeşnisi varsa, onun sanat eseri ve dolayısıyla evrensellik taşıması artık söz konusu değildir. Buğra, Küçük Ağa’dan önce ve sonra yazılmış romanların resmi ağız ve politik tutum zaaflarının olduğunu söyler ve ekler : “Hemen hepsi, “kahrolsun mağluplar!” diyor.” “  “Altı yüz yıllık devlet geleneğine ve anlayışına göre yetişmiş, Mustafa Kemal gibi, Kuvvayı Milliye gibi isim ve kavramları ilk defa işitmiş insanlarımızı, bunlarla karşılaştıkları şartlar içinde değil de, çok sonraki durumlara göre yargılamak ilme de, sanata da ters düşer. Küçük Ağa’da bu hatadan sıyrılmak istedim.”” ( A.g.e S.349 )


Bir de kimlik ve aidiyet faktörünü ideolojik olarak algılayan, resmi ağız kullanıp, eserlerine politik tutum çeşnisi katan ve olaylara dar çerçeveden bakan bazı yazarların tutumuna bir göz gezdirelim:


Örneğin, Reşat Nuri’nin  “Yeşil Gece” adlı romanına bir bakalım. Reşat Nuri, Emile Zola’nın “Hakikat” isimli romanını çevirirken, papazların toplum içindeki olumsuz etkilerinden etkilenir ve Müslüman din adamlarıyla medreselerden, “Şahin” adlı kahramanıyla adeta öç almaya kalkışır. Fransız kimliğiyle Türk insanını yargılar!


Halide Edip’in “Vurun Kahpeye” adlı romanı da bundan farklı mıdır? Kız Öğretmen Okulu mezunu olan Aliye, Anadolu’nun ışıksız, yolsuz köyünü aydınlatmak isteyen idealist bir öğretmendir. Ne var ki, Kuvvayı Milliye aleyhinde olan İmam Fettah Efendi buna mani olmaktadır. Bununla da bitmez, İmam Efendi, Yunan kuvvetleri komutanı Damyanos ile de işbirliği içindedir, yani haindir!


Bunun gibi daha onlarca roman vardır. Mesela, Fakir Baykurt’un “Kaplumbağalar” adlı romanındaki kahramanlardan birinin adı “Cennet”tir ve ağza alınmayacak sıfatlarla anılır.
Bütün bunlar, toplumun aidiyeti olan İslam’ı çirkin göstermekte ve din adamlarını da aşağılık konumuna düşürmektedir. Buna karşın V. Hügo’nun  eseri Sefiller’deki papaz yüceltilmekte ve toplumun aidiyeti yara almaktadır. Aslında Türk aydınının dinle bir sorunu yoktur; onun sorununun İslam ile olduğu aşikârdır.


Sözü tekrar Tarık Buğra’ya verelim : “Hain olmak kolay değildir; hele vatan haini olmak hiç kolay değildir. Kuvvayı Milliye’ye güvenemeyenlere hain demek de kolay olmamalıdır. Osmanlı’yı, Osmanlı’ya bağlılığı kesin olarak kötü, hatalı ve bozuk görmek çok sonraları ortaya çıkan bir sapıklıktır. Altı yüz yıl dimdik yaşamış, bir şah medeniyet kurmuş, o müziği, o edebiyatı, o mimarlığı ve o sosyal garantileri yaratmış bir devletin insanları, kurtuluş yolu için bir başka ve yeni otoriteyi, bir yeni bayrağı elbette kolay kolay benimseyemezlerdi; onların bu beklentileri trajik olarak kalmaz, övülmeye değer. Kurtuluşu herkes istiyordu; fakat kimin ve hangi bayrağın peşinde? Bu iki yol arasında sallantı geçirenlerin trajedisi yürek paralayıcıdır, hainlik değildir. Küçük Ağa’da bunu anlatmak istedim.”  (A.g.e S.349 )

 

Tarih eninde sonunda doğru yere oturur: “İkinci Abdülhamid (kızıl sultan) iken, şimdi Gata’nın adı oluverdi, kimliğini buldu. Enver Paşa’nın adı anılmazken, şimdi Çanakkale’nin, Kutu’l Âmare’nin kahramanı olduğu anlaşılıyor. Tarih elek gibidir, zamanı eler ve posaları vakti gelince atar, kimse de müdahale edemez. Bu, ileride daha çok şeyler göreceğimizin de işaretidir.


Kimlik ve aidiyet önemli kavramlardır. Maalesef, Türk aydınında kimlik oturmuştur ve aidiyeti sağlam bir temele dayanır, diyemiyoruz; çünkü taklitçilik, kimliğin oluşmasında büyük engeldir. Bir toplumun bireyleri kime, neye, niçin ait olduklarını net bir şekilde içselleştirememişlerse, o toplum, evrensel mesaj oluşturamaz ve insanlığa pek bir değer katamaz. Bunu sağlayacak olan aydınlardır, o da yara almışsa toplum hangi kimliğe sığınsın?


Yepyeni bir kimlik ve aidiyete her zamandan daha çok muhtacız . Bu kimliğe erişmek için sanırım “Çağdaş uygarlık düzeyi”ne erişmiş devletlerden, kimliğimizi hatırlatacak “darbeler” yiyeceğiz!

D. Ali TAŞÇI (dalitasci@hotmail.com) Twitter:@DAliTasci