SEVGİLİ VE BAŞÖĞRETMEN: ALİYA İZZETBEGOVİÇ

D. Ali TAŞÇI

 

                Öğretmen, sınıfa girip öğrencilerine sadece kuru bilgilerini aktaran değil, karşısında insan denen ve derinliğine derin olan bu güzel varlıklara ayna tutabilen, onları, kendilerine tanıtabilen insandır. Karşısındaki kitleyi tanımayandan öğretmen olmaz, bilgiyle de dolu olsa. Çeşitli bilgi kodlarını akıl ve yürek ikliminde yoğurup, irfan hamuru haline getirerek, insanların fıtratlarına göre dağıtım yapabilendir, öğretmen. Karşısındakilere güven sunabilen, ana gibi munis, baba gibi şefkat ehlidir, öğretmen.

                20. yüzyılın son çeyreğinde ve özellikle 90’lı yılların başında bir büyük dram, bir derin acı yaşandı. Bosna Hersek’te Boşnaklara, Sırplar tarafından yapılan zulüm, Boşnakları çoluk-çocuk demeden, kadın erkek ayırmadan katletti ve işin en dramatik yönü de uygar denen Avrupalıların seyirci kalması oldu.  Avrupa’nın, hak hukuk tanımaz, insan haklarını hiçe sayan vahşi Sırp sürülerinin, Boşnak soykırımına seyirci kalması, aslında tarihi bilenler için pek de sürpriz değildi. Çünkü “uygar dünya” denilen Avrupa’nın insanlık sicili öyle kolay aklanacak cinsten değildi ve kıyıcıydı. Kendinden olmayanları insan yerine koymamak, onları sömürmek üzerine oturmuş bir dünya vardı karşımızda. Bütün “izm”lerin analığını yapmış bir Avrupa, burada da bizi şaşırtmadı ve zulme seyirci kalmanın ötesinde, zulmü el altından da destekledi. Sonsuzluğunu yitirmiş insanların dünya menfaatleri adına nasıl canavardan da beter olabildiklerini Bosna ‘daki Sırp katliamında gördük.

                Sırp ordusu acımasızca savunmasız insanlara katliam yapıyor, kadınların ırzına geçiyor, jenosid uyguluyor ve adeta kendine yakışanı sergiliyordu, dünyanın gözü önünde; ne var ki dünyanın kılı bile kıpırdamıyordu. Türkiye bir gizli kuşatılmışlığın altında gür ses çıkaramıyor, sivil oluşumlarla Boşnak kardeşlerine yardım etmeye çalışıyordu.

                Ben o dönem Fransa’daydım. Fransa, Almanya, Belçika, Hollanda, Avusturya ve daha başka Avrupa ülkelerindeki Müslümanlar, kardeşlerine karşı yürütülen jenosite karşı ellerinden gelen her türlü yardımı sergilediler. Boşnak kardeşlerini bağırlarına bastılar, fert fert yetim ve öksüz çocukları ailelerine kattılar. Ancak, bu durumu gören Avrupa devletleri, Avrupa ‘ya gelen yetim ve öksüz çocukları, Müslüman ailelere vermeyerek, kendi insanlarını n yanına veya çocuk köylerine yerleştirerek onların Müslüman yetişmelerine de mani olmaya çalıştılar.

                İşte böyle bir zaman diliminde, dünyanın adını yeni yeni duyduğu bir lider ortaya çıktı: Aliya İzzetbegoviç. Daha önce, gençlik döneminin bir bölümünü zindanlarda geçirmiş, ruhunu ve aklını İslam’ın nuruyla yoğurmuş bu adam, dünyanın tanıdığı diğer liderlere pek benzemiyordu. Halkından ayrı düşmenin acısını, zindanda Yusuf Suresi’ni okuyarak ve gönlünde demleyerek tatmış olan bu insan, Boşnaklara bulutlar içinde doğan güneş gibi doğuyor ve Yalnızca Allah’a sığınarak, ona güvenerek ve halkını uyandırarak yol alıyordu. Dünya bir “Bilge Kral”la karşı karşıyaydı.

                Yugoslavya Federal Cumhuriyeti’nin üvey vatandaşıydı Boşnaklar; çünkü Hıristiyan değillerdi. Ne kadar yok sayılsa da “dinler arası savaş”ın ayak izlerine burada da rastlanıyordu. Yıllar yılı kurum ve kuruluşları peş peşe kapatılmış, değerleriyle oynanmış ve onlar düşman bellenmişti. Biliniyordu ki, değerlerine yabancılaşan toplumlar bireysel ve toplumsal kimliklerini de kaybederler ve yokluğa sürüklenirlerdi. Ama böyle olmadı, aklını ve gönlünü kendi kadim değerleriyle ışılandırmış bir insan orta yere çıkıyor ve haykırıyordu:

                “ Putları reddet, ideallerini koru!”

                Bu, çağdaş bir Tevhid çağrısıydı. Akla ziyan, gönlü heyelana uğratacak bütün putlar, insanın insanlığını yok edecek bütün yargılar zihinde yok edilmeliydi; aksi takdirde gerçek zafer mümkün olamazdı. Sadece putları devirmek yeterli değildi. Kendi ideallerini, inanç ve değerlerini de hayata yansıtmadan kölelik zincirlerini kırmak zordu. Bu da başarıldıktan sonra, işte o zaman kader yüze gülecekti.

                Aslında kendi değerlerinden uzak, başıboş kalan kitleler ideallerini unutarak, bir toplum oluşturmaktan çok, topluluk olarak meydanlara dağılırlar. Bunların insanlık adına ortaya koyacakları bir şeyleri de yoktur. Ne var ki kader, zamanı gelince bu başıboş topluluğu zorlu sınava tabi tutarak, onları kimlikleriyle tanıştırır. Bosna’da başörtülü bir kadına nerdeyse rastlanmazken, savaş sonrası, özellikle gençler arasında, İslam bir kadim değer olarak tekrar algılandı ve gün yüzüne çıktı.

                Bosna’nın en karanlık günlerinde Aliya bir ışık olarak ortaya çıktı ve Boşnaklara ümit oldu. Aslında birden bire de ortaya çıkmadı, daha önceden, Yusuf gibi kendini zindanda eğiterek, Bosna’ya sultan oldu. Hukuk, siyasi bilimler, felsefe ve İslami kaynaklar okuyarak kendini, geleceğe hazırladı; çünkü hayatta hiçbir şey tesadüfen gelişmiyordu.

                O bir öğretmendi, Boşnak halkı da onun öğrencileriydi ve Bosna da okul hükmündeydi. 20. Yüzyılın son çeyreğinde, özelde Batı olmak üzere, tüm dünya insanlarına insanlık dersi veren ve bunu sabırla uygulayan bir büyük muallimdi. Kazanacağına inanıyordu; çünkü haklıydı. Haklının yanında da Allah vardı. Tarih boyunca bu hep böyle olmuştu ve böyle gidecekti. Her şeyden önce çağını ve toplumunu iyi tanıyordu. Sabırla direndi ve halkını özgürlüğe inandırdı. Özgürlüğe inanmış bir halk, ölüme “düğün gecesi “gibi gitmez miydi? Aliya adeta çağının bir ermişi olarak Boşnak halkı tarafından algılanıyor ve seviliyordu. Lider, halkının sevgi bahçesinde boy veren çınar ağacı gibidir; fırtınalar onu kolay kolay deviremez.

                Bilge Lider, yapmadığını/ yapamayacağını söylemiyor, inandığını ve söylediğini yapıyordu. O, rüzgârın önünde sürüklenen kişiliksiz sözde önderler gibi değil, koştuğu zaman rüzgâr estiren kahramandı.  Sırp Savaşı, daha önce kendi kimliğinden uzaklaşmış olan Boşnak toplumunu saflaştırmış ve onlara adeta feraset bağışlamıştı. Her savaşın aslında böyle kazanımları da vardır. Aliya, bir baba gibi halkına sarılarak onları gözü gibi koruyor, savaş siperlerine gidip oralarda askerleriyle çorbayı paylaşıyor ve toprağın üzerinde onlarla birlikte yatıyordu. Aslında o, bir kahraman olmak için değil, bir anne şefkatiyle yavrusu addettiği halkının bütün dertlerini içinde duyuyordu. Onlara çareler ararken bir yandan da Rabbine karşı kulluğunu unutmuyor; okuyor ve bir bilgin gibi, irfan ehli gibi tevazu içerisinde gözyaşlarını halkına hediye ediyordu. Kendi derdi asla aklına gelmezken, tüm zamanlarını halkının dertleriyle hemdert olarak geçiriyordu. Namık Kemal’in:

                “ Bais-i şekva bize hüzn-i umumidir Kemal,

                Kendi derdi gönlümün billah gelmez yâdına.”

                ( Şikâyetimin konusu, kamunun üzüntüsüdür. Yemin olsun ki, kendi derdimi düşünecek halde değilim.) beytine eş, bunu bizzat uyguluyordu ve halkı da bunu çok yakından görüyordu.

                Sınıfındaki Boşnakları sınıfta bırakmadı. Ona güvenenleri hayal kırıklığına uğratmadı. Bosna okuluna kilit vurdurtmadı. Onun en güzel eseri özgür Boşnaklar ve Bosna Hersek Devleti oldu. Milli ve manevi değerleri yüksek, felsefi derinliği olan, tertemiz bir Müslüman’dı Aliya.

                Aliya’nın ta ö günlerde gördüğü şu değerlendirme ilginçtir:

                “ Kanaatimce silahlı inkılâplar devri kapandı; en azından dünyanın gelişmiş kesiminde. Şans otorite sahiplerinden yana; isyan eden halkın hemen hemen hiç şansı yok… Gelecekteki ihtilallerin taktik ve metotları tamamen farklı olmak durumundadır. Pasif direniş, genel grevler, kitleler halinde sivil itaatsizlik v.b. Yani silah şeklinde olmayan her şey. Silahlı isyan iktidar sahiplerinin işine gelir; bu durum onlara yüzde yüz başarı şansı verir.”

                Aliya bunları söylerken aynı zamanda ne kadar siyasi derinliğe sahip olduğunu da fark ettiriyor. Teorik olarak okuduğu kitapları, pratikte de yaşamış biri olarak tam bir lider ve muallim konumundaydı.

                O, savaş meydanında bir mücahid, halkının karşısında öğretmen, dış politikada emsaline az rastlanır diplomat, eserlerinde, görüş ve düşüncelerinde bilge, yönetmede lider ve dünya Müslümanlarının gözünde de sevgili konumundaydı. Şu tespiti ne kadar manidardır:

                “ Darwin’in insanı sadece fizikten anlar, hakiki insan ise metafizikten.”

                İslam tarihi hakkındaki görüşü de çarpıcıdır:

                “ İslam tarihi henüz yazılmayı bekliyor. El’an bu başlık altında mevcut olan şey, gerçek tarih dışında her şey. Bu da şaşırtıcı değil. İslam tarihi objektif bir zihin ve ihtisasa dayalı olarak değil, fakat ya ateşli bir nefret veya ateşli bir aşkla yazılmıştır. Aşk ve nefretle şiir yazılır, tarih değil.”

                “ Devlet adamı devleti düşünür, politikacı ise sonraki seçimleri.” diyerek hem tarihe hem de siyasete ve devlet adamı ciddiyetine sahip olduğunu açık bir biçimde ortaya koymaktadır.

                Aliya, İslam Medeniyeti’nin çağımızdaki seçkin bir üyesiydi. Fikirleri ve olayları çok iyi kavramışlığın ve analiz edebilmenin vermiş olduğu özgüven onda zirve yapmıştı.

                “ Niçin siyasi vecize ve sloganlar kullanılmakla eskir de yüzyıllardır duyduğumuz, minarelerden yükselen ezan sesi hep ilk zamanki gibi heyecan verici olarak kalır? Bu seste, güzelliği asla eskimeyen güneşin doğuşu gibi “tabii bir oluş” mu var?”

                “ Âlem bir mucizedir; ancak biz alışkanlık kesbetmişiz. Danimarkalı bir elçilik heyeti, hava taşımacılığı sayesinde Gröland’a taze bir gül buketi götürmüştü; bu onlar için büyük bir sürpriz oldu. Gülün etrafında dans edip heyecanla bağırıyorlardı. Tüm âlem bir mucizedir, ama biz ona dikkat etmeyiz. Hissizleştik.”

                20. Yüzyılın sonunda Batı’dan bir güneş gibi doğan Bilge Lider ve Öğretmen, sanırım önümüzdeki zamanlarda daha iyi anlaşılacak ve yaşadığı hayatla birlikte eserleri ve duruşu insanlığa ışık tutacaktır. Şehit kanlarıyla çağının kara tahtasına insanlık metinleri yazan Aliya, Bosna’yı bir insanlık okulu olarak tüm insanlığa hediye etmiştir.

                O büyük bir muallim ve irfan ehliydi. O’nu rahmetle yâd ediyoruz.

                      D. Ali TAŞÇI (dalitasci@hotmail.com) Twitter:@DAliTasci