SEVGİLİNİ MAHRUM OLDUĞUN GÜN BEKLE

D. Ali TAŞÇI

 

Ben konuşurken gözlerime bakamıyordun. İçin hop inip hop kalkıyordu. Biraz sonra göz incilerin yuvarlandı yüz bayırından aşağı. Mutluydun. Belki de şimdiye kadar hiç bu kadar mutlu olmamıştın. Gözlerinin ışığına dokunabilsem, mutluluğuna çarpılabilirdim. Sana mutluluğu sorsam; izahını yapamazdın, ama yaşıyordun onu. Ruhun hafiflemişti anlaşılan. Bir kelebek gibi ruh baharında uçup duruyordun. Sen sevgiye kavuşmuş, onu tatmıştın; mutluluğun bundandı. Sevgi hangi dağı delmemiş, hangi gönlü diriltmemiş ki? Yeniden diriliyordun, yeniden tanışıyordun kendinle. Ölmeden önce ölüyordun, dünyadan soyunuyordun. Hangi çıplağı haramiler soyabilmiş ki?

Sevgi, insanı kendisiyle tanıştırır. Mutluluk, kendinle tanışmak değil midir? Yok yok, mutluluk, sevgiliye kendi içinde bir yer ayırabilmektir. Ne kadar zormuş meğer.

 Yeryüzünde her insanı kendisiyle tanıştıracak bir söz, bir olay, bir varlık mutlaka vardır. İnsan hayata yalnızca kendisiyle tanışmak için gelir. Bir kelebek çiçekle tanıştığında, bülbül güle konduğunda, akbaba leşe indiğinde... kendini tanır ve mutlu olur. İstisnasız, bu her varlık için böyledir. Sen ise, içindeki "sen"i tanımadan, onun sesini duymadan mutlu olamazsın. Kaderleri çizen, böyle çizmiştir. Gün boyu çalışman, yemek yemen, su içmen, sağa sola koşuşturman... Ama her şey kendini arayışın bilinçli veya bilinçsiz görüntüleridir. Ah insan ne kadar yalnızdır şu dünyada ve ne kadar da sorumlu!

Mahcubiyetini anlıyorum. Mahcubiyet, mahremiyetin gülüdür. Mahremiyet ise mahrumiyeti doğurur. İşte sevgi, mahrum olanlara verilen sonsuz bir armağandır. Dünyevî olan her şeyden mahrumiyet!.. Sevgili kalbe iner; kalpte yabancılar varsa, orası mahrem değildir; gelip yerleşmez oraya. Meryem'i İsa'ya gebe bırakan mahrumiyet ve mahremiyet değil miydi? Yusuf u Mısır'a sultan eden mahrumiyet değil miydi? Ya Sevgililer Sevgilisi'nin ta doğuştan mahrumiyeti? O'nu "Sevgili" kılan, yetimliği ve öksüzlüğü yanında daha bilemediğimiz nice şeyler değil miydi?

 Sevgili o kadar mahrum ki, Sevgili'den başka hiçbir şeye malik değil. Asıl malikiyet de bu değil midir? Aşk bu mirim. Sevgilini, mahrum olduğun gün bekle. Mahrum olmayanlar, kalplerini harabeye çevirmişlerdir, mahrum olanlar ise, gönüllerini nur sarayı yapmışlardır. O gün sevgilin kalbine öyle süzülecek ki, bütün âlem gözünde buharlaşıp uçacak. Yalnız O..

Şimdi dünyaya yeniden bak: Annen-baban, eşin, evladın, kardeşin, arkadaşın, komşun; evin, araban... her şey dilini ve şeklini değiştirmiş sana koşuyor, seni dinliyor. Önce hepsi sana azap verirken, varlıkları seni mutsuz ederken, şimdi tümü mutluluğunun kaynağı konumunda. Anladın ki, hepsi O'ndan birer emanet. Tümü O'nun farklı sıfatlarla görüntüleri. Sen, seni tanıdıkça onları da tanımış oldun.

 Bir ot bile bir evrene eşit; çünkü evren olmadan ot bitmiyor. Otu yerinden koparırken duyduğun acıyı hissediyorum; çünkü ben de bu âlemin bir parçasıyım, otun acısını ben de hissediyorum. Her şey sensin, sen her şeydesin. Ruhunun derinliklerine inince kendi özünü gördün. Sen hiç bu kadar güzel değildin, aynaya bakamazdın. Şimdi nicesin, nasılsın? Aynadan ayrılamıyorsun. Yusuf un kokusunu taşıyor, Meryem'in mahrumiyet ve mahcubiyetini aksettiriyorsun. Derinliğinde yakaladın kendini. Sığ sularda inci bulunmaz. Derinlere de yüzme bilmeden dalınmaz.

 Bitmedi. Kar, kırağı seni kıracak, öldürecek. Daha yukarılara çıkacak ve taş olacaksın; çünkü tabiatın tam zirvesinde taştan başka bir şey boy atamaz. Orada can taşıyan tutunamaz. Canından geçeceksin ki, zirveye eresin. İşte burası insanlık makamıdır. Kayaların, "Allah korkusundan aşağıya doğru yuvarlanacak." Aşağıda toprak olacak ve hayat dağıtacaksın.

O zirvede de kalmak yok. Oradan nur merdivenine tırmanacaksın; buhar olup yükseleceksin. Kar, suyun miracıdır; kirliliklerden arınıp beyaz yumak olacaksın. Miracını tamamladıktan sonra arza inecek ve günahları örteceksin. Günahları örtenler, miraçlarını tamamlayanlardır. Cananlar yurdundan canlara yağacaksın. İnsan olacaksın mirim, insan olacaksın! İnsan olacak ve âlemle bütünleşeceksin. Bu oluşunu secdeyle kutlayacak ve Secde Medeniyeti'nin bir üyesi olduğunu artık unutmayacaksın.

 Yüzünden aşağı inen göz incilerini okuyabiliyorum. Nereleri gezip geldi öyle? Onlar, miracının armağanıdır. Sana gözyaşı diye geldiler, yeryüzüne gül diye. Gözyaşlarına sahip olamayanlar, gülü niçin sevsinler! Gözyaşlarını demlemeyenler, Gül Medeniyeti'ni nasıl ve niçin kursunlar? Herkes kendine verilen yetenek binitiyle bu yurda varabilir. Eğitim, herkeste bu yeteneğin önce var olduğuna inanmak, sonra bu yeteneği bozmadan onu yola bindirmektir. Ormanda solucanla beslenenler, bu işi nasıl gerçekleştirsinler?

Dünyamızın kan-revan yol alışını şimdi daha iyi anlıyor musun? Yollar aşk yurduna çıkmıyorsa, bütün yollar kan nehri, tüm yürüyüşler de kin ve nefret adımlarıdır.

Evet eğitim, insanı yalnızca yeteneği doğrultusunda hayata sunmak demektir. Yeteneğin bizim literatürümüzdeki adı 'fıtrat'tır. Fıtrata hitap etmeyen şey, önce insanı kendine sonra herkese ve her şeye yabancılaştırır. Yaban olmayı anlıyor muyuz? Savaş yabancılaşanların işidir. Aşk, fıtratın Allah'a varış sürecinde insanın duyduğu kendine has ve izah edilemez duygunun adıdır. Her aşık kendi çapıncadır ve bir diğerine benzemez. Ne var ki, fıtratlarıyla tanışamayanlar ve bütünleşemeyenlerin varacak oldukları yerin adı şehvettir ve bu yükseliş değil, alçalıştır.

Eğitim, varlıkla birlikte nefes alıp vermektir. Aşk, bütün bunlara anlam verebilmektir. Şehvet ise anlamsızlığın adıdır ve uygarlığın bir adı da anlamsızlıktır. Çünkü uygarlık, nefs-i emmare imparatorluğudur. Kalplerine nuru doldurmayanlar, ciğerleriyle nasıl sevgi solusunlar ve medeniyet kursunlar?..

D. Ali TAŞÇI (dalitasci@hotmail.com) Twitter:@DAliTasci