SORUYU ÇEKİNE ÇEKİNE SORUYORUM

D. Ali TAŞÇI

                Anlamsızlığın anlamı mı desek, yoksa derin bir boşluğun, dipsiz bir kuyunun içine savrulan karanlık çığlığın aksi sedası mı? Kimi gördümse “meşgul, çok işi var, uçak kaçmak üzere, otobüsün tekerlekleri hareket etmiş, işe geç kalıyor!”

                Çoğaltabilirsiniz. Bu hızlı sürüklenme sonucunda sadece ruh şaşırmıyor, mideler de perişan; çünkü hiperaktivitenin tıkındığı yer, ayaküstü.

                Öylesine hızlı bir hayat yaşıyoruz ki, hayata bakıyoruz da onu göremiyoruz. Diz dize oturup konuşulmayan, sohbet edilmeyen, sevilmeyen bir hayat da intikamını acı alıyor;  bize gönlünü açmıyor! Mutluluk, hayatın gönlündeki neşeyi görebilmek, aşkı sezebilmek ve ona ruh besteleri yapabilmek hünerini gösterebilen insanlara sunulan ilahi bir armağandır.

                Hayat zıtlardan meydana geliyor. Hayatın zıddı “uygarlık”tır; çünkü onun ruhu yoktur, o bir nefs-i emmare imparatorluğudur.

                Uygarlığın ölüme karşı acelesi var; bunun için her şeyi dünyada bitirmesi gerek. Aceledir, çırpınışı bir iş yaptığından değil, nefes borusuna su kaçmış insanın deprenişi gibi feryat yüklüdür. Evet, iş bitiricidir; ne var ki, bitirdiği şey ebedi hayattır.

                Somut örnek mi istiyorsunuz? Gideceği yere geç kalan bazı insanların trafikteki davranışlarına, yüz hatlarına, dillerinden dökülen akreplere… bakınız, uygarlık denen canavarın kanlı ayak izlerini görürsünüz. Haz denilen ütöpik dünyasına erişemedi diye tetik çeken ellerden damlayan irinlerin iğrençliğini hissedersiniz. Sonra da hapishane damlarında yıllarca çürümeye terk edilmişlerin, hızlarını içlerine akıtarak kendilerini kemirdiklerine şahit olursunuz.

                Uygarlık tanrısının ahtapot kollarından biri de medyadır. (Kötülüğe karşı direnenler her zaman iyidir.) Medyanın haramileri akıllara ve özellikle gönüllere merdiven dayamıştır. Uykular bile tekin değildir. Açamadığı kilit, giremediği mahrem oda yoktur. Sırları deşifre edendir. Sırların kalmadığı dünya kıyamet habercisidir. Evet, uygarlık, bir kıyamet habercisidir ve böyle olduğunu da gizlemektedir; bunun için yalancı ve riyakârdır; emin değildir; emanete ihanet edendir. Oysa insan, dünyaya misafir olarak bırakılmış, Allah’ın bir emanetidir. Bu emanete ihanetten daha büyük bir zulüm söz konusu olabilir mi?

                Kimi gördüm, kime sordumsa hayallerini ve de mutluluğunu hep ileriye doğru ertelemiş olarak buldum. Bu, sonsuzluğun iç dünyadaki bir göstergesi olduğu gibi, uygarlığın sahte cennetinin de bir tezahürüdür, aynı zamanda. Vahyin ışığı olmadan bunun ayırt edilmesi mümkün değildir. Vahyin ışıklandırdığı mekânın adı ise Medeniyet’tir. ( Uygarlık ve Medeniyet asla aynı anlama gelmemektedir ve birbirlerinin zıddıdır.)

                Mutluluk artık bir Anka kuşudur ve Kafdağı’nın ardında saklanmaktadır. Ne var ki onu bulmak için yola çıkan Simurg yorgundur.

                İnsan, dünyaya ait bir sorunun yönünü öteye/sonsuza çevirmezse, o sorunu çözebilmesi, dertten kurtulabilmesi artık mümkün değildir. Dumanla dolu bir odanın pencereleri açık değilse, boğulmak kaçınılmazdır. Felaket, dünya odasının penceresinin nerede olduğunu bilememektir. Dumandan boğulan insan nasıl mutlu olabilir? Mutluluk, ebedi bir ümidin adıdır, dostlar. Kapalı pencereler ümitlerinizi kırıyorsa, kırın camları!

                Uygarlık dumanı hepimizi boğuyor. Bu hız devranında akletmek, düşünmek, fikretmek; hele hele âşık olmak ne mümkün! Dostluklar da kurulamıyor, ister istemez. Çünkü dostluk, ana yurdunu düşünerek, ona gönül vererek demlenen ve kıvama eren ruhların bütünleşmesidir. Testiler kırıldığı zaman, içindeki suların bütünleşmesi gibi, beden testilerini geçtiklerinde de insanlar ruh bütünlüğüne ereler ve dostluk meyveleri tatlanır. Uygarlık, topraktan ve fani olan bedenlerimizin, çelikten ve ölmez olduğunu fısıldıyor, bir yılan sinsiliğiyle.

                Uygarlık, insanlara Allah’ı ve ölümü unutturmanın adıdır. İbadetlere izin veremez, işi çok acele olarak ateşe yetişmektir. Ahireti hesaba katmamanın formülüdür. Mevlâna: “Bütün ilimlerin özü, Ahiret’te ne olacağını bilmektir.” der. Öyleyse, bana kızanlar kızabilir, bilmemenin de adıdır, uygarlık.

                Vahiy, radyo dalgaları gibidir; alıcı cihaz sağlanırsa vericinin yansıttığı dalgaları alır. Beyinlerde ve gönüllerde arıza varsa, vahyin görüntüleri insanda tecelli etmez. Uygarlık, vahyin dalgalarını kırmaya çalışan aygıttır.

                Uygarlığa karşı direnmek mi? Sadece aşkla, aklı destek edinerek.

                Kimsecikler duymasın, çekine çekine bir soru sormak istiyorum, cahilliğime verin:

                ___Demokrasinin Ahiret görüşü nedir?..

                Boğuluyoruz; ruhumuza bir pencere açılsın artık!