ÜSTAD’SIZ KELİMELER ÖKSÜZ

D. Ali TAŞÇI

Mayıs ayı gelince hep Üstad’ın ölümünü hatırlarım. Hoş Üstad’ı anmadığımız gün mü vardır, gelişen olaylar, serdedilen fikirleri görünce.

Tam yirmi yedi yıl olmuş, Necip Fazıl Kısakürek’in ebediyete intikali. Sanki dündü, dizinin dibinde gözlerimizi kırpmadan onu dinleyişimiz ve fikir okyanuslarında kulaç atışımız.

Kelimelerin küf tuttuğu dünyamızda, onun billur kelimelerinden bir demet sunmak istiyorum sizlere. “Çile”sinde gezinelim, ne dersiniz?

“Ne yalanlarda var, ne hakikatta,
Gözümü yumdukça gördüğüm nakış.
Boşuna gezmişim yok tabiatta,
İçimdeki kadar iniş ve çıkış.”

İnsan iç dünyasını bilebilseydi, onu kalıba dökebilecek bir dış dünyanın yokluğundan dehşete düşerdi. Cehaletin zevkini çıkarmak mı denir buna, bilmem ki!

“Uzanıverse gövdem, taşlara boydan boya;
Alsa buz gibi taşlar alnımdan bu ateşi.;
Dalıp, sokaklar kadar esrarlı bir uykuya,
Ölse, kaldırımların kara sevdalı eşi.”

Daha 24 yaşında iken yazmış olduğu “Kaldırımlar” şiiri, onun dış yolculuğunun ne denli çileli olduğunun da ipuçlarını verir. O, sokaklarda sabahlayan bir serseri değildir; fakat ruhunu kalıba dökebileceği bir ortamdan da uzaktır ve bunun iç özlemini duyar.

İç yolculuğunu “Sakarya” şiirinde devam ettirir:

“Sakarya, sâf çocuğu masum Anadolu’nun,
Divanesi ikimiz kaldık Allah yolunun.

………….

Bana kefendir yatak, sana tabuttur havuz;
Sen kıvrıl, ben gideyim, Son Peygamber kılavuz.”

Necip Fazıl, buzullar diyarında pamuk eken insandır. Herkes hayretler içindeyken o, ısrarla ve cesaretle pamuk ekmeye devam eder. Ciğerinden kalemine kan çekerek buzulları eritmeye çalışır. İnanır ki buzlar eriyince pamuklar boy atacaktır.

“O gün bir kanlı şafak, gökten üflenen ateş,
Birden, dağın sırtında atlılar belirecek.
Atlılar put şehrine gediklerden girecek;
Bir şehir ki, orda insan ayak üstü leş.”

Kaybettiğinin farkındadır, ama ne aradığını henüz bilememektedir. Daha sonra “Giden İslam’dı, gelense hiç.” diyecek ama henüz o noktada değildir. Tam otuz yaşındayken, ona kaybettiğini hatırlatacak birisini bulur ve şöyle der:

“Tam otuz yıl saatim işlemiş, ben durmuşum;
Gökyüzünden habersiz uçurtma uçurmuşum.”

Hiç kimseye boyun eğmeyen, hayatı boyunca zindan zindan dolaşan ve yüz yıldan fazla bir süre mahkümiyetle yargılanıp, bunun dört yılını belli aralıklarla zindanda geçiren bu celalli adam,

“Sonsuzluk kervanı, peşinizde ben,
Üç ayakla seken topal köpeğim.” diyebilmektedir.

Adına binlerce makale, 25 kitap yazılan; altı doktora, onlarca yüksek lisans yapılan ve her gün onu anlamak için çaba sarf eden şu kadar genç varken, Üstad’ın unutulması asla söz konusu değildir. Kelimelerle dost olmuş hangi insan unutulmuştur ki?

“Ne hasta bekler sabahı,
Ne taze ölüyü mezar;
Ne de şeytan bir günahı,
Seni beklediğim kadar.”

Üstad’ı özlüyoruz. Genç kuşaklara şunu söylemek isterim: Onu tanıyın. Yüz civarındaki eserlerini okuyun. Göreceksiniz, bambaşka dünyalar sizi selamlayacaktır. Size sunulan yalan ve kartondan dünyalara isyan edeceksiniz. İşte vasiyeti:

“Ey genç adam, bu düstur sana emanet olsun,
Ötelerden habersiz nizama lânet olsun!...”