ZALİMLER DE İMTİHANLAR DA BİTMEZ

Yusuf KAMBUR

“Size isabet eden (sıkıntı, sarsıntı ve) musibetler; kendi ellerinizle kazanıp (yaptığınız yanlış işler ve kötülükler) yüzündendir.

Üstelik (Cenab-ı Hakk hatalarınızın ve ihmalkârlığınızın) birçoğunu da affetmektedir.”

(Şura: 42/30)

Dillerde bir cümle dolaşır:

“Dünyada Müslümana rahat yok.” Eksik bir cümledir bu. Eğer öyle olsaydı, Yüce Mevla (cc): “Rabbimiz! Bize dünyada da ahirette de iyilik ve güzellikler ihsan eyle”(Bakara: 2/201) diye dua etmeyi öğretir miydi?

“Erkek veya kadın kim mümin olarak salih bir amel işlerse kesinlikle ona (dünyada) güzel/temiz/pırıl pırıl/huzurlu bir hayat yaşatacağız…”(Nahl: 16/97) buyurur muydu?

Demek ki mesele rahatın ve huzurun yokluğu değil. Müslüman’a dünyada “rehavet yok, tembellik yok, ağırdan alma, gaflet uykusuna dalma yok.” Çünkü imtihan, son nefese kadar devam ediyor.

Rivayet odur ki, devlet işlerinden bunalan Süleyman aleyhisselam “rahat ve huzurlu bir gün geçirmek için” sarayın kapı ve pencerelerini kapatırmış, kimse girmesin diye nöbetçiler dikmişti. Sarayın etrafında kuş dahi uçurulmayacaktı.

Derken içeriye genç bir delikanlı süzülmüş. Gelen Azrail’miş. O gün hem Süleyman peygambere hem de kıyamete kadar gelecek bütün müminlere şu hakikati fısıldamış:

"Ey Süleyman!

Senin aradığın, istediğin gibi dertsiz, tasasız bir gün, dünya günleri içinde yaratılmadı. Mümin için asıl rahatlık, ancak ahirettedir."

Kıssadan hisse... Bu dünyada “İmtihan var itminan yok.”

Bu bizim kaderimiz mi? Eğer kaderimiz buysa, “…Biz o iyi kötü günleri insanlar arasında döndürür dururuz.”(Ali İmran: 3/140) ayetine iman eder, malımızı ve canımızı cennet karşılığında seve seve feda ederiz.

Lakin mesele o değil.

Mesele, asırlardır üzerimize çöken bu zilletin, bu kâbusun, bu hor görülmüşlüğün sünnetullahla izah edilemiyor oluşudur.

Bu zillet, sanki kendi ellerimizle yoğurup başımıza sardığımız bir bela gibi duruyor. Kur’an’ın o sarsan ayeti yüzümüze tokat gibi çarpıyor bu yüzden. Ayetin bir bölümünde buyurulduğu üzere: “(Oysa bu Kur’an)… Zalimlerin ise ancak yıkımını/ hüsranını/ziyanını arttırır.”(İsra: 17/82)

Dışarıda en ağır hakareti sineye çeken, sesi soluğu kesilen adamın, evin içinde kral kesilmesi gibi… Biz de öfkemizi, gücümüzü, diş bilemişliğimizi birbirimize, kardeşlerimize karşı denemeyi marifet sayar olduk.

Sanki zulümle, soykırımla, Müslüman kanıyla ayakta duran dışarıdaki zalimler yetmiyormuş gibi, “bir de içimizden zalimler üretiyoruz.”

Müslüman bildiğimiz ülkelerde yeniden hortlayan “başörtüsü yasağı” bunun en acı misali değil mi? Basına yansıdığı üzere; vatanı için, mukaddesatı için canını feda etmiş Azerbaycanlı bir şehidin evladı, başörtülü olduğu için okul kapısından geri çevriliyor.

Rivayete göre Hz. Ali’ye (ra) sormuşlar:

“Başımıza gelenler imtihan mıdır yoksa ceza mıdır?”

O, tarihe not düşen şu muhteşem ölçüyle cevap vermiş:

“Eğer bizi Allah’a yaklaştırıyorsa imtihandır. Allah’tan uzaklaştırıyorsa cezadır, musibettir.”

Musibetleri rahmete dönüştüren ondaki hikmeti görmektir. İşte o zaman “bir musibet bin nasihatten yeğdir.”

Bu yasaklar bize bir kez daha gösterdi ki, “Müslüman kadının başörtüsü bir bez parçası değildir.”

Giyim kuşamda bir aksesuar, bir moda, bir kombin, bir gösteriş, bir tarz değil, hele bir gösteriş, dikkat çekme alameti hiç değildir.

Bu bir farzdır, iman beyanıdır, bir izzettir. Müslümanca duruştur, ümmetin kıyamıdır.

Bu yolda ülkemizde nice eziyetler çekilmiş nice bedeller ödenmiştir.

“İman değerlerinden taviz vermek Müslümanın tercihine bırakılmış değildir.”

Merhum Necip Fazıl’ın dediği gibi:

“Ya İslam’la yükselir, ya inkârla çürürsün.

Bu yol mezarda bitmiyor, gittiğinde görürsün.”