Zindanların ağırlamadığı insana kader, saltanat vermez

D. Ali TAŞÇI

 

 

           

Danimarkalı ilk elçilik heyeti, hava taşımacılığı sayesinde Grönland Adası’na (Kuzey

kutbunda dünyanın en büyük adası) taze bir gül buketi götürmüştü; bu onlar için büyük bir sürpriz oldu. İnsanlar adeta büyük bir mucizeymiş gibi güllerin etrafında toplanıp onlara bakıyorlardı, etrafında dans edip heyecanla bağrışıyorlardı.”Çoğu yeri buzullarla kaplı Grönland Adası’ndaki insanlar, hayatlarında hiç gül görmedikleri için bu, onlara mucize gibi gelmişti.

 

            Tüm âlem bir mucize değil midir? Baktığımız her yerde hayretimiz artmıyorsa, mucizelerin farkında değiliz. Senin nefes alıp vermen, gözün, kulağın… Bahçendeki otlar, havada uçan sinekler, yerdeki haşerat, denizdeki balıklar… Hepsi hepsi, birer mucize değil mi? Ve sen bu mucizeleri anlamakla memur edildin. Anlıyorsan, ne iyi.

 

            Çoğu zaman, alışkanlıklar gözlerimize perde olur; etrafımızdaki mucizeleri göstermez. “Hissizlik” denir buna. “His yok, hareket yok, leş mi kesildin?” diyor ya şair. Farkında olmaktır hayat. Her şeyin farkında olmayabiliriz; ama bir şeyin farkında olursak, her şey bize kendini tanıtır: Allah. Allah’ın farkında olursak, hayatımız anlam kazanır. Yoksa siz, Yaratıcı’yı düşünmeyen zihinlerin mutlu olabileceğini mi düşünüyorsunuz? Yaratıcı’yı düşünmeyenlerin “düşünce” denilen ve insana bağışlanan en kıymetli şeyden yoksun oldukları belirgin bir gerçektir.

 

            Alman yazar Margaret Buber-Nevwann, bir Sovyet toplama kampında iki yıl ve Nazi Kampında da beş yıl geçirdikten sonra şunları söylüyor:

 

            “Yıllarını kamplarda geçiren biri hiçbir şeye ihtiyaç duymaz, her şey onun için bir zevk ve eğlence halini alır.”

 

            Eviniz yok, ne gam; bir ağacın altında yatar gökyüzündeki yıldızları seyredersiniz, özgürce. Güneşin doğuşunu aç karnınıza izlemiş olabilirsiniz; ama güneşle birlikte kurşuna dizilme korkunuz yok. Daha nice korkuların hiçbirini tanımıyorsunuz. O zaman hayat, bütün güzellikleriyle kendini size açmaz mı? Yaşadığınız her şey mucize gibi adeta. Üzerinde uyuduğunuz otlar ne kadar müşfik, yanınızdan geçen insanlar ne kadar merhametli. Ne kırbaç şaklıyor sırtınızda, ne her an ölüm korkusu içindesiniz.

 

            Ne kadar nimet var etrafımızda da onları ıskalıyoruz. Ardından sıkıntılar, stresler, bunalımlar… Dünyada insanlar mutsuz olmak için adeta yarışıyorlar. Mutluluk, nefsin taşması değil, ruhun coşmasıdır. İnsan kampta bile mutlu olabilir; bedeni işkence görürken ruhunu özgür kılar ve mutlu olur; çünkü mutluluk, ruhla ilintili bir olgudur, her ne kadar beden ondan etkilense de.

 

            Uygarlık şatolarından kahkaha sesleri duyuluyor. Kahkaha atanları mutlu sanıp onlara doğru koşuyoruz. Oysa kahkaha, nefsin tufanıdır; orda nice canlar boğulmuştur. Sen tebessüme koş. Tebessümü duyamazsın ki, onu görmen gerek. Ruhunun kapılarını açarsan, tebessüm yurduna girersin. Hayatı boyunca kahkaha atmamış bir Peygamber’in (sav) ümmeti olduğunu unuttun mu?

 

            İki gözüm; zindanların ağırlamadığı insana, kader saltanat vermez. Nefsin zindanlarında çile çekmedikçe, varlıktaki mucizeleri nasıl göresin ki? Nefsin temarkuz kampı, Nazi ve Sovyet kampından daha zor ve çetin, biliyor musun? Asıl özgürlük, nefsin kampından kurtulmaktır.

 

            Şimdi “hasat” zamanı, herkes öyle sanıyor. Binlerce insan, bir şeyleri temsil adına can havliyle uğraşıyor. Ne oyunlar, düzenler; akla-hayale gelmez manevralar dönüyor bu uğurda. Niçin? Nefs imparator olacak! Sonra? Nefs imparatorluğunda ruh mutlu olacak, öyle mi?

 

            Şu yeryüzünde bir insandan bile bir şey bekliyorsan, sen özgürlüğün tadını henüz tadamamışsın. Beklediğin her dünyalık, ruhunun ayaklarına bağlanmış birer taş gibidir; o, seni dünya denizinde batırır.

 

            Hayat hesaba dönüşünce, problemler üst üste gelir ve çözülmez olur. Hayatı hesaba dönüştüren senin zihnin, anlayışın. Arınırsan anlarsın.

 

            Aranan olduğun zaman işe koyulursan başarılı olursun. Bunun için de kaliteli olman gerekir. Arayan, yaprak gibi hafif olduğundan en hafif rüzgârda bile sürüklenip gider. Ancak aranan, ihtiyaç olduğu yeri dolduracağından yük olmaz ve ihtiyacı karşılar.

 

            Başa dönelim ve kamptan kurtulmuş bir insan ruhuna bürünelim: Öylece evine gir! Eşin, çocukların dünya nimetlerinin en hayırlısı olarak karşında duruyorlar. Onları bağrına basmak için aranızdaki iki metrelik mesafe bile azap veriyor sana.

 

            Sokaktaki insanların boyunlarına sarılasın geliyor; özgür olduğunu bütün âlem bilsin istiyorsun. Gözlerinin içi gülüyor, yerinde duramıyorsun.

 

            Peki, sen hiç nefsinin kampından kurtulmuş bir insan yüzü ve gözü gördün mü? O yüzde Hakk’ın vechesi var, o gözde deruni sır. Kim yaşarken böyle bir gözle karşılaşmamışsa, yazık! O gözler, sana seni gösteren gözlerdir. O gözler, kalpleri evirip çeviren gözlerdir.

 

            Kamptaki cellatın gözüne baka baka hayat geçirmiş ve hayatı da böyle algılamışsın. Hele bir kamptan kurtul, ne gözler vardır, ne gözler, seni sonsuz mutluluğa çıkaracak.