İnsanlık İslam’a muhtaç; İslam ise Müslümana
“Hiç olmazsa, başlarına bu sıkıntılar geldiği zaman tövbe edip yalvarıp yakarmaları gerekmez miydi?
Fakat tam aksine, iyice azgınlaştılar; bu yüzden kalpleri kaskatı kesildi ve şeytan, yaptıklarını onlara güzel gösterdi…” (En’am: 6/43)
Gündem oldukça yoğun; olaylar üst üste, peş peşe, iç içe geliyor. Olaylar da artık insanlar gibi çok yüzlü oldu. Görünen yüzünün ardında, perde arkasında akla hayale gelmez başka yüzler saklı. Yaşananlar ibret midir, hikmet midir, imtihan mıdır, yoksa bir musibet mi; kestirmek zor…
“Yüzyılın depremi”, hatta “asrın felaketi” diye anılan ve elli binden fazla kardeşimizin can verdiği büyük depremin üzerinden üç yıl geçti.
Oysa depremden bir gün önce hayat normal seyrinde akıp gidiyordu. Kimi ilk defa ev sahibi olmanın sevinciyle sıcak yuvasında, “depreme dayanıklı sağlam binada(!)” gelecek hayalleri kuruyor, kimi yarınlara dair planlar yapıyordu. Hayatlar, hayaller, hedefler, planlar ve programlar sanki hep böyle sürecekmiş gibi kurulmuştu.
Müslümanların rutin hale gelen; kahvaltı saatleri, çay-kahve molaları, spor, eğlence, dizi, haber, ders, ibadet, dinlenme, gezip eğlenme saatleri….
Derken Kur’an’ın,
“Yerin ve dağların sarsılacağı, dağların akıp giden kum yığınına döneceği günü hatırla.”(Müzzemmil, 14) ayetinde haber verdiği büyük kıyametin küçük bir provası gibi, yürekleri ağza getiren sarsıntılarla bütün planlar ve rutinler bir anda altüst oldu.
Önce 7,9 ardından 7,6 şiddetindeki depremlerle elli üç bini aşkın can kaybı yaşandı. Tarifi imkânsız acılar, çaresiz bakışlar, “kurtarın bizi” feryatları… Günler sonra yankılanan “sesimi duyan var mı?” çağrıları, yarım kalan hikâyeler, suya düşen planlar, kâbusa dönen hayaller…
Ülkemizi bütünüyle kuşatan bu büyük felaket karşısında birçok insan şu cümleleri kurdu:
“Galiba bu sarsıntı, bardağı taşıran son damlaydı.
Müslümanlar bu acıyla gaflet uykusundan uyanacaktır.
Gerçekten de böylesi ibretlik bir olaydan sonra, insanlığın ve özellikle Müslümanların derin bir nefis muhasebesine gireceği düşünüldü.
Allah’ın Celal sıfatlarının tecelli ettiği bu sarsıntının; aşırılıkları törpüleyeceği, kibri, gururu ve benlik iddiasını olması gereken sınıra çekeceği umuldu.
İnsan, acizliğini yeniden fark edecek, nefsini ilahlaştırmaktan vazgeçip “kulluk sözleşmesini” hatırlayacaktı.
Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak…” denildi.
Ne var ki gelinen noktada, “ateş düştüğü yeri yakmaya devam etse de” ibret kanallarının gerektiği ölçüde açılmadığı görülüyor. Fay hatlarından önce “çatlayan ar hatları” öylesine büyük bir tahribat oluşturmuş ki; uyarılar, ikazlar, imtihanlar bile beklenen dirilişi doğuramıyor.
Ardından “Gazze katliamı” yaşandı. Yetmiş binin üzerinde şehit, on binlerce yaralı, kayıp, enkaz altında kalan her yaştan Müslüman… Açlıktan göz göre göre ölen çocuklar… Bu tablo karşısında, “bu acılar artık insanlığı uyandırır” denildi. Ancak ne yazık ki uyanış, beklenen derinlikte gerçekleşmedi.
Buna ek olarak ortaya saçılan “küresel ahlak skandalları”, özellikle Epstein Adası etrafında açığa çıkan karanlık ilişkiler ağı, “modern dünyanın bir sosyal kıyametini” gözler önüne serdi ve sermeye devam ediyor. Bu yaşananlar, Batı’nın uzun süredir savunduğu; doğu insanının hayranlıkla izlediği, “insan hakları, özgürlük, ahlak ve değer, yaşam hakkının dokunulmazlığı” söylemlerinin ne kadar içi boş olduğunu ifşa etti. Perde arkasında ne varsa bir bir gün yüzüne çıktı.
Bugün gelinen noktada artık şu hakikat daha açık görülüyor: “Beşeri sistemler çökmüştür.” Tüm ideolojiler iflaslarını ilan etmiştir. İnsanı merkeze aldığını iddia eden bütün “izm” ler, insanı en çok tüketen düzenler haline gelmiştir.
Söz sırası yeniden İslâm’dadır. Mehmet Akif’in yıllar önce haykırdığı hakikatin tam zamanıdır: “Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp ilhamı, asrın idrakine sunmalıyız İslam’ı…”
Bugün insanlık İslam’ı beklemektedir; fakat İslam, kendisini temsil edecek Müslümanları bekler hale gelmiştir. Cenab-ı Hakkın: “Elçi sizin için güzel bir örnektir; siz de insanlar için örnek olasınız…”(Hac: 22/78) buyurarak şahitlik görevini yüklediği Müslümanlar, olması gereken ölçüde görünür değildir.
Ramazan ayının bereketli iklimine yaklaştığımız şu mübarek günlerde önümüzde iki yol vardır:
Ya Havarilerin Hz. İsa’ya söylediği gibi,
“Allah’ın dininin yardımcıları biziz…”(Ali İmran: 3/52) deyip, bu davanın öncüsü, taşıyıcısı olacağız; tevhid gemisine binecek, ahlakımızla, adaletimizle, merhametimizle İslam’ı temsil edeceğiz.
Ya da ibretlik olayları sadece izleyip, sorumluluğu başkalarına havale eden kalabalıklar arasında kaybolacağız. İsrailoğullarının Hz. Musa’ya söylediğini söyleyeceğiz,
“Sen ve Rabbin gidip savaşın, biz işte şuracıkta oturuyoruz!”(Maide: 5/24)
Bugün insanlığın ihtiyacı yeni bir ideoloji değil; yaşanan bir İslâm, örnek bir Müslüman duruşudur.
Kurtuluş da diriliş de buradan geçmektedir…


YAZIYA YORUM KAT