1. YAZARLAR

  2. D. Ali TAŞÇI

  3. KAPKARA YÜZLERİ AYDINLATAN SÖZLERE MUHTACIZ
D. Ali TAŞÇI

D. Ali TAŞÇI

Yazarın Tüm Yazıları >

KAPKARA YÜZLERİ AYDINLATAN SÖZLERE MUHTACIZ

A+A-

 

            Adı Esved. Yüzü kapkara. Habeşli bir zenci. Peygamber (AS) in huzurunda: 

 “Ey Allah’ın Rasulü, bir şey soracağım… İzin verir misin?”  

             

            Mübarek cevapları: “Sor!..”

            “Ey Allah’ın Rasulü… Sen hem nebilik, hem de renk şekil bakımından insanların üstünüsün… Acaba ben de senin gibi iman etsem ve amel işlemeye kalksam, cennette yüzüm ak olabilir mi?”

Âlemlere rahmet olarak gönderilen Sevgililer Sevgilisi, derin nazarlarını zenciye diktiler:

            “Nefsimi kudretinin elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, Cennette zencinin aklığı bin senelik yoldan görünecek…”

            Ve aşk yıldırımını yüreğinde yiyen Esved, ani bir gözyaşı fırtınasının arkasından yere yığılıp o huzurda ruhunu teslim etti.

            Ya Resulallah!.. Ak yüzümüzü, kara günahlarla öylesine boyadık ki, şimdi aynalarda bile kendimizi tanıyamıyoruz. Zift akıyor suratımızdan. Yüreklerimizde nifak devlet kurmuş; bunun için kaybettik cihan devletini. Sen Vahşi’yi affettin; ama biz en yakınımızı, annemizi, babamızı, eşimizi, çocuğumuzu, komşumuzu affedemiyoruz.

             Sen: “Rabbim bana, intikam alacak gücüme rağmen düşmanlarımı affetmemi; benimle ilişkisini kesenle görüşmemi ve beni mahrum bırakana vermemi emretmiştir.” buyurdun. Sen intikam peşinden koşmadın, aksine dua ettin ve affettin.

              “Ey Allah’ım! Halkımı affet; çünkü onlar bilmiyorlar!” diyerek affedicilikte de en zirveye yerleştin.

             Zenci Esved’i coşturan ve candan geçiren şey neydi? En iyisini Allah bilir; ama Esved, sizin şahsınızda ve sözünüzde kendini bulmuştu. “Zenci” diye horlanan toplumda, bir Peygamber ona kimlik sunmuş, onu tanımıştı.

              Evet, bir insanın galiba en büyük meselesi, yaşadığı toplumda tanınmak, adam yerine konulmaktır; çünkü kimlik oluşmadan bir adım bile atılamaz.

             Bizler güya insanları eğitmek, onları “çağlar üstü” ne atlatmak için yola çıkmıştık. Ne var ki herkesi kendimize rakip gördük. Böyle olunca da kimseyi sevemedik ve kimseye güvenemedik. Kimse de bizi sevemedi ve bize güvenemedi. Orta yerde bir tiyatro oluştu; sahne vardı, sahnede sergilenen oyun vardı; fakat sahnenin arkasında birbirlerini yiyen oyuncuların çığlıkları duyuluyordu. Yani riya, iki yüzlülük saltanatını ilan etmişti yürek yurdumuzda.

             Sen Hakk’a yürüdükten sonra dünya nelere tanık oldu Ya Rasulallah? Zalim hükümdarlar geldiler, halklarının kimliklerini ellerinden aldılar. Sen, bir hasırın üzerinde uyuyup, yüzünde hasır izleriyle uyanırken; Sen’in adına yola çıkanlar, sarayları bile az gördüler; altının, gümüşün kulu oldular. Kalplerden sevgi göç edince, kara kara anlayışlar kalpleri istila eyledi. İşte biz bu istilanın bedelini ödeyen, yaralı, vurgun bir nesiliz. Yurtlarımız tarumar oldu. Kimliklerimiz elimizden alındı. İzzetimiz hak ile yeksan oldu.

             Esved Habeş’ten kalkıp Medine’ye gelmişti. Esved Medine’yi yurt bellemişti. Esved, kimliğini, sizin elinizden almıştı.

             Bizim Medine’lerimiz neresi ya Resulallah? İçindeki Hira’da yıkanmayana Medine’ler kucak açar mıydı? Biz, Hira’yı küçük bir mağara diye gördük. Bunun için geniş şehirleri, yüksek apartmanları yurt edindik. Hira, bizim özgürlüğümüzü kısıtlarmış; hipermarketler, statlar, rezidanslar, salonlar gerekirmiş bize. Bilemedik Hira’nın iç yüzünü. Oradan sonsuzluğa açılan kapıyı göremedik. Bir Ebu Bekir olamadık; hatta Hira’da bir taş olamadık. Ama yüreklerimiz taşlaştı, bunun için çatlamıyor ve Esved gibi olamıyoruz. Gönlümüzü kaybettik edeli, dünya bize dar geliyor, ya Rasulallah!..

             Senin yetiştirdiğin insanlara bakıyorum: “Hepsi gökteki bir yıldız” gibi. Zenci Bilal, köle Bilal, kimliksiz Bilal; Senin medeniyetinde kavuştu bütün varlığına. Bir Ebu Zer, Senin sitende derinleşti.

            Hani bir gün “yalnız ve garip” Ebu Zer, Bilal’e bir kızgınlık anında: “Haydi ordan, siyah kadının oğlu!” deyivermişti de Bilal’e çok ağır gelmişti bu. Göğsüne konan taşlardan da ezici gelmişti; çünkü kimliği örselenmişti Bilal’in. Kıpkırmızı gözlerinden yaşlar boşanmıştı siyah yüzünden aşağıya doğru. O hüzünle Mescid-i Nebi’ye, Sizin huzurunuza çıkmıştı.

              Siz Bilal’in hüznüne ortak oluyor ve neler olduğunu soruyorsunuz. Bilal durumu anlatıyor. Ebu Zer huzurunuzda:

             “Ya Ebu Zer, sen cahiliye dönemine geri mi dönmek istiyorsun?”

sualinizle, Ebu Zer kalbinden vuruluyor. Ebu Zer, Mescid-i Nebi’nin kumdan zemininde ağır ağır yürüyerek kapının eşiğine geliyor. Musallaya uzanırcasına kapının eşiğinde kumların üzerine yatıyor ve yüzünü kumlara batırarak: “Vallahi, Bilal, siyah ayaklarıyla şu ağzıma basmadıkça ben buradan kalkmayacağım!” diyor.

              Bu özür âlemleri sarsıyor.

              Senin sitende, sonuç itibariyle, suçlar bile mukaddes ya Rasulallah.

              Bütün bunlara rağmen bize “Ümmetim” diyeceğini umuyor ve Sana Salât ve Selam ediyoruz; günleri mahzun bir biçimde uğurlarken.

     

                  D.Ali TAŞÇI (dalitasci@hotmail.com) Twitter:@DAliTasci

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Yeni dezenformasyon yasası ve kişisel verilerin korunması kanununa göre; kişilik haklarına yönelik her türlü yayın suç teşkil ettiğinden, kurallara aykırı yorumlar onaylanmamaktadır. Lütfen bir aşağıdaki facebook yorumları bölümünü kullanınız