Muhteşem Güneş Batmadan
Ana baba… İnsanın hayatındaki en büyük servetlerden biridir. Ne kadar büyürsek büyüyelim, onların yanında hep çocuk kalırız. Onlar da bizim gözümüzde hep aynı kalır: Güçlü, sarsılmaz, hep orada…
Ta ki bir gün, olmadık bir anda, o kapının artık açılmadığını öğrenene kadar.
28 Aralık 1991.
Soğuk bir kış akşamı. Köyde, amcaoğlumun evinde, mahalleden komşularla sohbet ediyoruz. Arada sigara içmek için balkona kaçıyoruz. Babam fark ediyor. Bir süre sonra,
“Ben eve gideyim artık.” diyor ve ayrılıyor. Yaklaşık yarım saat sonra ben de babamın evine gidiyorum. Kapıyı çalıyorum. Kapıyı dünyanın en güzel insanı açıyor.
Babam…
“üşüyeceksin, içeri gel.” diyor. “Geç oldu babacığım, hava soğuk. Kapıda durma.” diyorum.
O yine, “üşüyeceksin, içeri gel.” diyor.
Bir baba ile oğul arasında, bugün düşündükçe yüreğimi burkan küçücük bir cebelleşme! Sonunda sarılıyorum. Ve ayrılıyorum.
Meğer o, babama son sarılışımmış! İnsan o anda bunu bilmiyor. Bilmiyor ki bazı sıradan geceler, aslında ömrümüzün en önemli geceleridir. Bilmiyor ki bazı vedalar, veda olduğunu söylemeden gelir.
Ertesi sabah…
Şehirde bir esnafın dükkânındayım. Fabrikamızın arabası hızla yanımızdan geçiyor. Biraz sonra geri dönüyor. Personel Müdürümüz araçtan iniyor. Bana sarılıyor.
“Başınız sağ olsun…”
O iki kelimeyi duyduğum anda olduğum yere yığılıyorum!
Babam ölmüş!
Bir gece önce kapıyı açan, bir gece önce “İçeri gel.” diyen, bir gece önce sarıldığım babam artık yok!
İşte insanın hayatında bazı acılar vardır; üzerinden yıllar geçer ama acısı geçmez.
Aradan bunca yıl geçti. Fakat ben hâlâ o kapının önündeyim. Hâlâ babamın sesini duyuyorum:
“Üşüyeceksin, içeri gel.”
Ve hâlâ kendime kızıyorum. Neden daha fazla sarılmadım? Neden daha fazla koklamadım? Neden yanında daha fazla oturmadım? Neden imkânım varken ona daha fazla maddi destek olmadım?
İnsan kaybettikten sonra anlıyor. Oysa anne-baba hayattayken onların bizden istediği çoğu zaman para değil.
Bir telefon, bir ziyaret, bir sarılma, birlikte içilen bir çay, “Baba, nasılsın?” diye sorulan içten bir cümle. Bazen hiçbir şey yapmadan yanlarında oturmak.
Hepsi bu. Ama hayatın telaşı içinde bunları erteliyoruz.
“Sonra giderim, sonra ararım, haftaya uğrarım, biraz daha işimi bitireyim.”
Sonra bir gün… O “sonra” gelmiyor. Telefon açılmıyor, kapı çalınmıyor. Ve insanın elinde sadece hatıralar kalıyor.
Benim babamdan bana kalan en büyük hatıralardan biri, o soğuk kış gecesinde açtığı kapıdır. Ben hala kapıda duruyorum.
O içeriden bana sesleniyor:
“üşüyeceksin, içeri gel.”
Keşke o gece biraz daha kalsaydım. Keşke kapıdan dönmeseydim. Keşke bir kez daha sarılsaydım!
Ama hayat insana bazı şeyleri geri verme şansı tanımıyor. Bu yüzden, bu yazıyı okuyan herkese bir evlat olarak sesleniyorum:
Anne veya babanız hayattaysa, bugün gidin ve sarılın. Aramayalı uzun zaman olduysa arayın. Kırgınsanız barışın, yanlarına oturun, ellerini tutun, kokularını içinize çekin.
Size anlattıkları hikâyeleri daha önce kaç kez dinlemiş olursanız olun, bir kez daha dinleyin.
Çünkü bir gün o hikâyeleri anlatacak kimse kalmayabilir. Ve insanın hayatındaki en ağır cümlelerden biri şudur:
“Keşke…”
Benim babamın güneşi, 28 Aralık 1991 gecesi son kez parladı. O güneş battı. Ama ışığı hâlâ üzerimde. Şimdi geriye dönüp baktığımda şunu daha iyi anlıyorum:
Ana baba, dağdan aşan bir güneştir. Güneş batmadan kıymetini bilin.
Çünkü bazı ışıklar söndüğünde, insan ömrünün sonuna kadar karanlıkta kalan bir köşesiyle yaşar.
Farkında olalım.
Bakı selam ve dua ile…


YAZIYA YORUM KAT