Yenilenmeden, ‘Yeni’ mümkün mü?
Hafta sonu, Üsküdar sahilde mutat yürüyüşümü yaptıktan sonra hem notlarımı gözden geçirmek, hem de doğaçlama sohbetlerin gelişebildiği sıkça gittiğim kafeye geldim. Kafenin boğaz manzaralı kısmında oturdum. Bu saatlerde, genelde kafenin müdavimleri gelirler; ilk defa gelenlerin de gündeme dair sohbete katıldıkları sıklıkla görülür.
Kafeye yeni gelen kitaplardan birkaçını seçip, incelemek üzere elime almıştım ki, önceden tanıdığım uluslararası ilişkiler ve siyaset felsefesi okuyan gençlerle karşılaştım; selamlaştık. Selamlama ile başlayan kısa sohbet, diğerlerinin de katılımıyla iç siyasetle ilgili uzun bir muhabbete dönüştü.
Ülkemizin farklı coğrafyalarından gelip de değişik kültürel özellikleriyle İstanbul gibi bir büyük şehirde - kafede- buluşanlar, “balığı hangi suya atarsan o suyun rengini alır” misali İstanbul’da buluşmanın getirdiği birliği yansıtan düzgün ifadelerle sohbet ediyorlardı; izlemeye başladım.
‘Yeni Parti ’gündeme alınmıştı.; katılımcılar bazen sembolik ve bazen de direk ifadelerle konuşuyorlardı. Gençler, hızla değişen gündemden, dizayn edilen siyasetten, bahsediyor; belirsizliğin hüküm sürmesini dile getiriyorlardı; tatlı bir muhabbet başlatmışlardı. Gençlerden biri, bir moderatör gibi ‘köklü ve köksüz siyasetin ne olduğu’ üzerine tanımlamasını ortaya atınca, çeşitli yorumlar gelmeye başladı.
İçlerinden biri; “Arkadaşlar, gündemin siyasi yenilenmesini siyaset felsefesi üzerinden tahlil ediyorsak, “Yeni rakının seçime kadar içilip bitirileceğini, sarhoşluk süresinin de en fazla bir seçim süresi kadar olacağını söyleyebilirim” dedi. Söylemi çok kaliteli bulmayan gençler, dudak asması dahil çeşitli iç tepkilerini belli ederek birbirlerine baktılar. Tabii bir kısmı gerildi, bir kısmı da bu ifade edilene onay verir gibi başlarını salladı. Yeni oluşumdan umutlu olduğu gözlemlenen ve bu oluşuma şimdiden aidiyet duyduğu anlaşılan bir genç, belirgin biçimde homurdanırken; yan masada oturan ve okuduğu kitaptan başını kaldırarak söze giren orta yaşlı bir kadın ise “Hala ölüden medet ummak mı?... Yani bu mu..?” deyiverdi. Derken, genç bir kız öğrenci, gergin ortamı yumuşatmak için imdada yetişti:
- Arkadaşlar, Erich Fromm’un toplum psikolojisi üzerine dediklerini hatırlayalım mı?.. ne dersiniz?..; Bu konuyu Erich Fromm’a sorar isek, bize tatmin edici bir izahı olacaktır.” ..ve devam etti:
- Erich Fromm, özgürlük, korku ve otorite kavramlarını odağına alarak yaptığı toplum psikolojisi üzerine çözümlemesinde; “Hasta toplumlar hasta liderler üretir. Bu liderler cahil kitleden güç alırlar. Hiçbir toplum bu noktaya bir anda gelmez. Cehaletin normalleştiği, eleştirel düşüncenin zayıfladığı, korkunun ve kutuplaşmanın arttığı dönemlerde insanlar kendilerini kurtaracak bir lider aramaya başlar. İşte böyle zamanlarda toplumun aynası olan liderler ortaya çıkar çünkü liderler yalnızca toplumları yönetmez. Aynı zamanda bir toplumun bilgi düzeyini, değerlerini ve ruh halini de yansıtırlar.” demiştir.
Bir süre sessizlik oldu, başka bir yan masada orta yaşlı bir beyefendi, sessizliği bozdu; “Acaba bizim toplumun aynasına bakan, nasıl bir lider çıkarır? nasıl bir öncü manzara görülür?” dediğinde; birkaç kişi birden bu beyefendiye cevap vermek istedi; sesler yine biraz yükseldi... derken ...yan taraftan olgun yaşta biri uzun bir süre dinleyicisi olduğu bu sohbete müdahil oldu ve; “Kesilmeden önce zengin minerallere ulaşan derin kökleri olan, ürün veren büyük ve güçlü bir meyve ağacı gibiydik. Fakat ne zaman ki -adeta dile gelen bir ormanın dediği gibi- elimizdeki baltaya kendi gövdemizden sap yapıp; kendi elimizle bizlere köklerimizi kestirdiler, o zaman derin köklerimizden bihaber olduk. Kök saldığı toprağın minerallerine ulaşamayıp özgün karakterini kaybeden ağaç gibi olduk. Kodlarıyla oynanmış bilincin sığ karakteriyle, neyi kestiğini bilemeyen; kendi değerlerine ulaşamadığı için müşahhas gıdasını alamadığı için beslenemeyen; suni gübre destekli ama meyvesiz…Gövdesi şişirilmiş, yabanıl otlara dönmüş devasa gövdeli… Yaş ama yanmaya hazır oduna dönmüş, içi çürük ve ayakta duramayan ağaca döndük. Sığ köklerin verimsizliğinin zihinlere zenginlik diye kodlanmasının ahmaklığıyla sadece muhafaza ettirilen alışkanlıklardan gövdeye uymayan soluk renklerden ürün bekler duruma geldik. Markası, patenti, dikkate alınmasa da kimin nefesi ile buğulandığı belli olmayan aynadan şimdi, bizi toparlayacak lider umuyoruz öyle mi?... Dünyada millet ve medeniyet olmanın en yüksek potansiyeline sahip oldukları halde, bunun farkında olmayanların liderliği mi? dedi ve devam etti:
-Sorgulayan bireylerin çoğaldığı, bilimin, sanatın ve eğitimin değer gördüğü toplumlarda ise, otoriter söylemler kolayca karşılık bulamaz. Bu nedenle gerçek değişim yalnızca yöneticileri değiştirmekle başlamaz. Gerçek değişim, hangi değerlere tutunacağını bilen, düşünen, okuyan, araştıran ve sorgulayan bireylerin çoğalmasıyla başlar.
Belki de Erich Fromm, bugün hala aynı soruyu soruyor. Bir lideri değiştirmek mi daha önemlidir, yoksa o lideri ortaya çıkaran toplumsal zemini değiştirmek mi?
Kumral saçlı, çok uzun olmayan kızıl sakallı genç ise:
-Beyefendiyi alkışlıyorum ve şunu eklemek istiyorum; Diğerkâm olamayan, sağlı sollu kutuplaşmaya itilen ve objektifliğini kaybedenlerin politikayı ele geçirdiği dönemleri gözlemleyen, antik dönemin meşhur filozofu Platon da şöyle demişti; “İnsanlar çoğu zaman gerçeği aramaz; inandıkları şeylerin doğrulanmasını ister. Bu yüzden kendi düşüncelerini destekleyen sözler kolayca kabul görürken, onları sarsan sözler ise dirençle karşılaşır.
Rahatsız eden şey, çoğu zaman doğrunun kendisi değil, doğruyla birlikte değişmek zorunda kalma ihtimalidir. Bu yüzden en sert tepki, yalan söyleyenden ziyade; alışılmış düşünceleri bozana gösterilir”.
Kitap kafenin müdavimlerinden olan orta yaşlı Alina adında bir kadın söze girdi:
-Siyasetin aynası toplumdur; Rus yazar Anton Çehov’a, ‘başarısız toplumların doğası’ sorulduğunda şu cevabı vermiştir; “Başarısız toplumlarda, her aklı başında zihne karşılık bin aptalca söz vardır. Çoğunluk her zaman cahil kalır ve sürekli olarak bu kesim, bilgelerden daha fazladır. Dolayısı ile bir toplumdaki tartışmalara önemsiz konuların hâkim olduğunu; sığ ve yüzeysel olanın ise merkezde konumlanarak sahneye çıktığını görüyorsanız, o zaman derinden başarısız olmuş bir topluma tanık oluyorsunuz demektir.” Mesela anlamsız şarkılar, sözler milyonları dans ettiriyor; milyonlar o şarkıya eşlik ediyor ve mesela o şarkıcı da ünlü, tanınan, hatta sevilen biri oluyor değil mi? Sonrasında da insanlar, o tanınan kişinin mesela toplumsal meseleler ve hayatın kendisi hakkındaki görüşlerini ciddiye almaya başlıyorlar. Öte yandan yazarlar ve fikir adamlarını kimse tanımıyor, kimse onlara değer vermiyor; aslında dikkatini vermiyor, daha da doğrusu dikkatini veremiyor diyerek devam etti:
- İşte tam da böyle toplumlarda çoğu insan sıradanlığı ve duygusuzluğu tercih eder. Aklımızı uyuşturan veya saçmalıklarla bizi güldüren biri, bizi gerçeklerle uyandıran birinden daha iyi kabul edilir. Cahil toplumlarda demokrasinin işe yaramamasının sebebi budur çünkü kaderimize karar verecek olanlar cahil çoğunluk olacaktır. Belki de şimdi düşünmeliyiz, ya da önce fark etmeliyiz; “Yenilenmeden, ‘yeni’ mümkün müdür? ya da, bu, mümkün kılınmak isteniyorsa... anlayana “eskiciiiii.!.. ” diye bağıran tanıdık bir sokak satıcısının sesi ile uyanmaya hazır mıyız?..


YAZIYA YORUM KAT